Duyuru

Collapse
No announcement yet.

Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili haberler...

Collapse
X
  • Filter
  • Saat
  • Show
Clear All
new posts

  • Psikoloji ve Psikiyatri ile ilgili haberler...

    IQ seviyesi giderek düşüyor

    İsveçli araştırmacılar, düşünmeye gerek bırakmayan basit hayat tarzının yükselmesiyle birlikte insanoğlunun ortalama zekasının ve IQ seviyesi giderek düştüğünü bildirdi.

    Yerel basın, ülkenin tanınmış profesörlerinden James R. Flynn'ın "İnsanlık olarak gittikçe ahmaklaşıyoruz ve zekamız geriliyor. Araştırmalara göre IQ'muz sürekli düşüyor" sözlerini gündeme taşıdı. James R. Flynn, zeka üzerine önemli çalışmalarıyla tanınıyor ve What is Intelligence? (Zeka Nedir?) isimli bir kitabı bulunuyor.

    Zekası belli bir seviyenin üzerindekilerin kurduğu uluslararası organizasyon MENSA'ya üye bir başka İsveçli de Flynn'in sözlerine destek veriyor. Üniversiteden yeni mezun olan dizayn mühendisi Etienne Forsström (24) İsveç'in 'süper zekisi' olarak tanınıyor. Forsström son zamanlarda eline geçen raporların düşünme kabiliyeti noktasında azalma yaşandığını gösterdiğini belirtti.

    1990'ların ortasından 2000'li yıllarının başına kadarki dönemde insanların IQ seviyelerinin 40 yıl önce yaşayanlardan 15 puan daha fazla arttığını belirten araştırmacılar, bu dönemden sonra ani bir düşüşün yaşandığını ve halen de devam ettiğini kaydediyor. Bilimadamları, dünyadaki eğitim sisteminin gelişmesiyle birlikte, insanların IQ seviyesinin arttığını, 2000'lerde zirveye ulaştığını ve o yüzden bir tıkanmanın yaşanabileceğine dikkat çekiyor.

    Forsström, gerilemenin nedenlerini şu şekilde sıralıyor: "İnsanların midesi çöplüğe döndü, gereksiz gıdalar yüzünden yeterli besin alamıyorlar. Etraftaki herşey çok basitleşti. Bilgisayar ve cep telefonu gibi araçlarla sadece bir düğmeye basarak işlerimizi halleder olduk. Artık düşünmemize bile gerek kalmadı. Mesafelerin ne kadar uzaklıkta olduğunu düşünmemize gerek kalmadı, otobüslerde her durakta ne kadar mesafe kaldığını gösteren saatler ve tablolar var. Beynimize idman yaptırmıyoruz. Belki de buyüzden solakların IQ'su biraz daha yüksektir. Çünkü onlar olaylara tersten bakmak ve düşünmek zorundalar"
    Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

  • #2
    Uyku Pozisyonuna Göre Kişiliğiniz


    Uyku üzerine araştırma ve analizler yapan uzmanlara göre, 6 ortak uyku pozisyonu ile farklı kişiliklerle ilişkili..


    İşte uyurken yatış pozisyonunuzun anlamları..



    Fetus / cenin yatışı..
    Cenin şeklinde yani anne karnındaymış gibi kıvrılarak yatmak, dışa dönük ancak duygusal, hassas bir kalbe sahip olduğunuzu gösteriyor. Bu tür kişiler birisiyle ilk buluşmalarında utangaç olabilir ancak kısa sürede rahatlarlar. Araştırmalarda 1000 kişiden % 41'i bu şekilde uyuduğu belirlenmiş. Kadınların erkeklerden 2 kat daha fazla bu poziyonda uyuduğu da tespit edilen diğer bir bulgu..

    Kollar yanda dik yatış..
    Çoğu kişi kollarını her iki tarafa sarkıtıp dik şekilde uyuyamaz. Bu şekilde uyuyunlar rahat, kalabalığa alışkın, yabancılara güvenen, sosyal insanlardır.. Buna rağmen, bazen kolay aldanabilirler..



    Yaşlı duruşunda yatış..
    Her iki kolunu kıvırarak ellerini yastığın yanına veya omuz hizasına koyan kişiler doğal insanlardır. Şüpheci, kuşkucu, iyiliğe şüpheyle bakan özellikler taşıyabilirler. Düşünceleri zor veya yavaş değişir. Bir karar aldıklarında, bunu değiştirmekten hiç çok hoşlanmazlar.

    Asker yatışı..
    Kollar vücudun yanlarında rahat bırakılmış yüz yukarı şekilde, sadece baş sağa sola dönecek şekilde yatanlar, sakin, sessiz, vakur, ağzı sıkı kişilerdir. Gereksiz yere konuşanlardan, ortalığı velveleye veren insanlardan hoşlanmazlar. Kendilerini diğer kişilerden yüksek olarak konumlandırırlar.

    Yüzü koyun (serbest düşüş) yatış..
    Yüzü koyun yani bacaklarınız aralık ve düz, kollar baş hizasında yastığın üzerinde olacak şekilde, başını sağa-sola çevirerek yatanlar, topluluk, sürü halinde yaşamayı sever. Başkalarından çok kendilerini önemserler.. Bunun yanında sinirli, huzursuz ve içli, kolay incinen kişilerdir. Eleştirilmeyi veya uç durumları sevmezler.

    Deniz yıldızı yatışı..
    Yüz yukarı, kollar başın her iki yanına yastığa konulmuş açık, bacakları sağa ve sola açık biçimde yatanlar iyi arkadaş olurlar. Bu tür kişiler her zaman başkalarını dinlemeye hazırdır ve yardım istediğinizde yardımcı olurlar. Genellikle ilgi odağı olmaktan hoşlanmazlar.

    Hangi pozisyon sağlıklı?
    Sağlık açısından yüzü koyun yatmak sindirimi durdurur, deniz yıldızı ve asker pozisyonlarında horlama ile sıkça karşılaşılır, kötü uyunmasına neden olur. Midenin baskılanmadığı, kolay nefes alınan düz bir yatış gece boyunca sağlıklıdır. Rahat uyku sağlar, horlamayı azaltır. Uyuyan kişiler nasıl yattığının farkında olmadığı için, bu şekilde yattıklarında bile çok iyi yku uyumaları her zaman mümkün olmayabilir. Bu tür araştırmalarda ayrıca, çoğu insanın uyku pozisyonunu değiştirmekten hoşlanmadığını da ortaya koyuyor. Buna göre insanların sadece % 5'i her gece farklı bir pozisyonda uyuduğunu belirtiyor.
    Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

    Comment


    • #3
      Üniversite Öğrencilerinin depresyon haritası!



      Abant İzzet Baysal Üniversitesi (AİBÜ) öğrencileri arasında yapılan araştırmada, sınıf seviyesi yükseldikçe depresyon puanının arttığı, kız öğrencilerin, erkek öğrencilere göre daha depresif olduğu belirlendi. AİBÜ Tıp Fakültesince, merkez kampüsteki 7101 öğrenciye uygulanan anketle ruhsal bozukluklar açısından tarama yapıldı.
      Prof. Dr. Cengiz Kılıç ve Yrd. Doç. Dr. Özden Arısoy’un önderliğinde psikolog ve araştırma görevlilerinden oluşan ekibin yürüttüğü "AİBÜ Öğrencilerinde Depresyon" araştırmasının "genel ve ilk sonuçlarına" göre, sınıf seviyesi yükseldikçe depresyon puanı artıyor. İki yıllık bölümdekilerin depresyon puanı en düşük, 6 yıl ve üstü gruptaki öğrencilerin ise en yüksek olduğu belirlenen araştırmada, Pamukkale Üniversitesi ve GATA’daki çalışmalarda da benzer bulgu saptandığı, ODTܒde ise 1. sınıflarda depresyon puanının daha yüksek olduğu dile getirildi.
      Ayrıca AİBܒde kızlar, erkeklere göre "anlamlı olarak" daha depresif. Bunun, kadınlarda depresyonun erkeklerden daha fazla görüldüğü bulgusu ile uyumlu olduğu bildirildi.

      DEPRESYON PUANI MÜHENDİSLİKTE EN YÜKSEK

      Depresyon puanı, Mühendislik’te en yüksek iken, Tıp Fakültesi’nde en düşük çıktı. Eğitim ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin bu puanları, Fen-Edebiyat Fakültesindekilerden "anlamlı olarak yüksek."
      AİBÜ öğrencilerinin ortalama depresyon puanı 10.83 olarak bulundu. Araştırmada ODTÜ, Hacettepe, Cumhuriyet ve Pamukkale üniversiteleri ile GATA’daki taramalarda ortalama 13 puan iken, ABD’deki üniversite öğrencilerinde bu rakamın 7.6 olduğu vurgulandı.
      Kızlarda depresyon puanı erkeklerden yüksek. GATA ve Kanada’daki çalışmalarda da kız öğrencilerde depresif belirtiler yüksek bulundu.
      Araştırmaya göre, "stresli yaşam olayı" sayısı, okuldaki yıl sayısına bağlı olarak artıyor. Bu sayı, yaş artıkça da artıyor.
      Depresyon gelişimi açısından en güçlü belirleyicinin özellikle "son 1 yıldaki yaşam olayları" olduğu belirlendi.

      DEPRESYON, SOSYAL DESTEK VE DİNDARLIK İLİŞKİSİ

      Araştırmada, depresyon düzeyleri ile öğrencilerin kendi bildirimine göre sosyal destek algısı ve dindarlık düzeyi ilişkisi de incelendi.
      Kız öğrencilerin ve ailesiyle beraber yaşayanların "dindarlık puanları" daha yüksek çıkarken, erkeklerin ve ailesiyle yaşamayanların sosyal desteğinin daha yüksek olduğu görüldü.
      Dindarlık puanı, Sağlık Yüksek Okulu’nda en yüksek, Tıp’ta en düşük. Bu puanın en yüksek 1. yıl öğrencilerinde, en düşük 6 yıl ve üstü okuyanlarda olduğu belirlendi.
      Sosyal destek puanı ise en düşük Beden Eğitimi Spor Yüksek Okulu, en yüksek Fen-Edebiyat Fakültesi öğrencilerinde tespit edildi. Bu puanın, 2 yıllıklarda en yüksek, 6 yıl ve üstü okuyanlarda en düşük olduğu belirlendi.
      Analizde, "Ailesiyle yaşayanların daha dindar olmasının, geleneksel aile yapısıyla", "Aileden ayrı yaşayanların sosyal destek algısının daha yüksek olmasının, yaşam koşulları gereği sosyal alışkanlıklarının farklılaşması ve arkadaşları ile daha fazla zaman geçirmesiyle" ilgili olabileceği belirtildi.
      Analizde şöyle denildi:
      "Depresyon düzeyi, dindarlık düzeyi ile negatif yönde ilişkilidir. Literatürde bu konuda uzlaşma yoktur. Depresyon düzeyi, sosyal destek algısı ile negatif yönde ilişkilidir. Bu bulgu literatürle uyumludur. Yani sosyal destek arttıkça depresyon azalmaktadır. Sosyal desteğin ruhsal hastalıkları önleyici etkisi bilinmektedir."
      Anketlerde depresyonu olduğundan şüphelenilen öğrenciler, tam tanıya ulaşılabilmesi amacıyla AİBÜ İzzet Baysal Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniğinde muayene edildi. 37’si erkek, 48’i kız toplam 85 öğrencinin 30’unda majör depresyon tespit edildi.

      -EN YAYGIN RUHSAL BOZUKLUK DEPRESYON-


      Araştırmada, üniversite çağının, yaşamın önemli bir parçasını oluşturduğu, ergenlik dönemi gibi bir yaşam krizinin hemen ardından başladığı vurgulanarak şöyle denildi:
      "Buna ek olarak farklı bir ortam ve çevresel değişiklikler de genci zorlamakta ve değişik problemlerle yüz yüze getirmektedir. Bu problemler öğrencilerin akademik, sosyal, kişisel ve ruhsal yaşantılarını önemli düzeyde etkileyebilmektedir. Ülkemizdeki saha araştırmalarında tespit edilen en yaygın ruhsal bozukluk depresyondur."
      1997’de toplumda klinik depresyonun hayat boyu tekrarlanma sıklığının yüzde 10 dolayında olduğu, üniversite öğrencilerinde de depresyonun sık rastlanan bir bozukluk olduğu vurgulandı.
      Öğrencilerdeki depresif ruh hali, dikkatini toplayamama, halsizlik, isteksizlik, uyku bozuklukları gibi belirtilerin ders başarısı için gerekli işlevi olumsuz etkilediği kaydedildi. Ders başarısının düşmesinin de depresif belirtileri arttırabileceği dile getirildi.
      Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

      Comment


      • #4
        Google insanı aptal yapar mı?


        Günümüzün büyük bir bölümü bilgisayar başında, intternette sörf yaparken geçiyor. İnternete araştırma yapmak, yeni bilgiler öğrenmek için de giren var başka maçlarla da... Google başta olmak üzere pek çok arama motoru istediğiniz bilgiyi tabii ki doğru ya da yanlış bir tıkla ayağınıza getiriyor. Zahmetsizce anında önümüze gelen bilgi hayatımızı kolaştırıyor; ancak uzmanlara göre bazı sağlık sorunlarına da yol açabiliyor. Amerikalı gazeteci Clive Thompson’un dediği gibi bu durum ‘düşünceye büyük bir iyilik’ ama her iyiliğin de bir bedeli var. İşte bu bedeli!

        Geçtiğimiz hafta Amerika’da yayımlanan Atlantic haber dergisi işte bu iyiliğin bedelini ‘Google bizi aptal mı yapıyor.’ başlığı ile kapağına taşıdı. Nicholas Carr’ın kaleme aldığı yazıya göre google, insanları düşünce tembelliğine itiyor. Bunu kendi hayatından örnekler vererek anlatan Carr, “Uzun yazıları okurken zihnimi toparlayamıyorum. 2-3 sayfadan sonra konsantrasyonumu yitiriyorum. Beynim laf dinlemez bir şekilde ağırdan almaya başlıyor.” diyerek açıklıyor. İnternet yazarı Bruce Friedman ise “Uzunca bir makaleyi okuma yeteneğimi tamamen kaybettim, webde birçok kaynaktan aynı anda birçok kısa pasajı tarıyorum. Artık Savaş ve Barış gibi kalın kitapları okuyamıyorum.” diyerek adeta Carr’ı destekliyor. University College London’daki akademisyenlerin yaptığı bir araştırma ise internetin ‘bilme’ye olan etkisi üzerine somut bir resim sunuyor. Araştırmaya göre popüler araştırma sitelerini ziyaret edenlerin çoğu bu siteleri bir tarama aktivitesi olarak kullanıyor. Bir kaynaktan diğerine zıplıyor ve hiçbir makalenin 2-3 sayfasından fazlasını okumuyor. Bu şekilde de okumanın yeni bir şekli ortaya çıkıyor: Online okuma. Bunda kişiler sadece başlıkları, içerikleri gösteren sayfaları ve özetleri hızlı bir şekilde tarıyorlar.
        Dünyanın yeni yeni tartışmaya açtığı google ve arama motorları, bu dergide anlatıldığı gibi insanı gerçekten düşünce tembeli yapar mı? Ya da okuma, araştırma ve geliştirme alışkanlıklarını değiştirir mi? Konuyu bizim uzmanlarımızla görüştüğümüzde ortaya biraz farklı bir yaklaşım çıkıyor. Çünkü uzmanlara göre bizim ülkemizde hâlâ bilgi erişimi kısıtlı ve okuma alışkanlığı zayıf denilebilecek bir noktada. Hal böyle iken arama motorları düşünce tembelliğinden çok çalışkanlığa götürebilecek bir tablo çıkarıyor karşımıza. Google, google scholar (akademik çalışmalara erişilebiliyor) ve Wikipedia (online ansiklopedi) gibi arama motorlarıyla kütüphanelerde bile bulunamayan bilgiler bir tıkla anında karşınıza çıkıyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi Doç. Dr. Kemal Sayar’a göre burada mesele google değil, onu kullanma biçimimiz. Şayet google’ı kullanmayı bilirsek aradığımız bilgiyle ilgili asıl kaynaklara ve referanslara kolaylıkla ulaşabiliriz. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arif Verimli’ye göre arama motorları düşünsel bazda tembelleştirmez; ama yanlış bilgiye ulaştırabilir. Onun için interneti kullanan kişilerin uyanık olması ve bilginin doğruluğunu test etmesi gerekir. Prof. Dr. Kerem Doksat ise ‘Psikiyatri profesörü olmama rağmen müracaat ettiğim başlıca iki kaynağım var. Bunlardan biri pubmed (tıbbi makalelerin yayımlandığı bir internet sitesi), diğeri ise google.’ diyerek arama motorlarının düşünce tembelliği yaptığı tezine katılmıyor.


        Sonuç olarak bizim uzmanlar arama motorlarının bilgiye ulaşma hızını ziyadesiyle artırdığı için bunun kötü sonuçlar doğuracağına pek inanmıyor. Ama yine de ‘google’dan her öğrendiğiniz bilgiye inanmayın, mutlaka daha ileri kaynaklardan tarayın’ mesajını veriyorlar.

        Google’dan çok faydalanıyorum

        Doç. Dr. Kemal Sayar (Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi): Bizim gibi zaten düşünce tembeli olan bir ülkede google ateşleyici bir misyon üstlenebilir. Biz temel metinlere bile google vesilesiyle ulaşabiliyoruz. Ben bile google’dan çok faydalanıyorum. Ülkemizde hiç bulamayacağım materyallere, kitaplara google sayesinde ulaşabiliyorum. Ayrıca bilgisayardan bile olsa üç satır bir şey okumak, hiçbir şey yapmamak ya da lüzumsuz chat odalarında seviyesiz konuşmalar yapmaktan çok daha değerlidir.

        Google'ı seviyorum

        Prof. Dr. Kerem Doksat (Psikiyatrist): Arama motorlarına girip anahtar kelimeyi yazdığında ilgili bütün verileri önüne seriyor. Ben günde iki saat okuyan, iki ayda bir makale yazan biri olmama rağmen önemli kaynaklarımdan biri google. Bir bilgiye iki aylık bir çalışma sonucunda ulaşabilecekken iki dakikada ulaşabiliyorsam bu bir fırsattır, bir avantajdır. Bilgiye ulaşmak için bize aracı olan ve bilgiye ulaşma hızımızı artıran hiçbir şeyin kötü olabileceğine inanmıyorum. Ama orada ulaştığınız kaynakların doğruluğunu da mutlaka check edin. Ben kesinlikle google'ı seviyorum.
        Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

        Comment


        • #5
          Gebelikte Ruhi Bozukluklara Dikkat


          İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, anne adaylarında doğuma dair korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma ve bebeği istememe gibi duygular yaşanabileceğini belirterek, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve hayatı engelleyecek düzeyde olması halinde, psikiyatrik yardım aranması gerektiğini bildirdi.



          Doç. Dr. Başak Yücel, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, ruh ve beden açısından Sağlıklı bir kadında gebelik döneminin, ufak tefek sorunları olsa da genellikle önemli ve hoş bir tecrübe olarak yaşandığını söyledi. Kadınlıkla ve annelikle ilgili önemli ruhi çatışmalar yaşamayan, doyumlu, mutlu, eşinin ve Ailesinin desteği yeterli olan bir kadın için, gebeliğin olumlu pek çok duyguyu içerdiğini vurgulayan Doç. Yücel, "Bununla birlikte, anne adayları arasında olumsuz duygular ve beklentiler içinde olanların sayısı az değildir. Doğuma ilişkin korkular, bebeğin sağlığıyla ilgili sürekli endişe duyma, kısıtlanmışlık duygusu, bebeği istememe gibi duygular yaşanabilir" diye konuştu.

          Ayrıca, genel olarak kaygı düzeyinin artışı, duygusal dalgalanmalar, ağlama eğilimi, daha hassas ve etkilere açık olma gibi değişiklikler gözlenebileceğini ifade eden Doç. Dr. Başak Yücel, tüm bu sayılanların, hafif derecelerde, gelip geçici ve kısa süreli olarak bir çok gebe kadında görülebildiğini kaydetti. Doç. Yücel şöyle dedi:

          "Ancak önemli olan, bu duyguların ısrarlı, yoğun ve kadının yaşamını engelleyecek düzeyde olmasıdır. Böylesine etkili yaşandığı zaman, gebelik zor ve sancılı dönem haline dönüşecektir. Bu durumda psikiyatrik yardım arama en uygun yoldur."

          İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Yücel, hamilelik döneminde, ağır ruhi bozuklukların gelişme riskinin düşük olduğunu belirterek, buna karşılık, doğumdan sonraki bir yıl içinde ağır ruhi bozukluk geçirme riskinin arttığını bildirdi.

          PSİKİYATRİK DANIŞMAN ÖNERİSİ

          Gebe olmayan kadınlara oranla daha seyrek olmakla birlikte, gebelik sırasında manik-depresif bozukluk atağı ve şizofrenik belirtilerin alevlenmesinin görülebileceğini söyleyen Doç. Yücel, "Bu nedenle, daha önce ruhsal bir bozukluk geçirmiş olan kadınların, gebeliği planlarken veya hamile kaldıktan sonra, bir psikiyatriste danışmaları uygun olacaktır. Unutulmaması gereken bir diğer nokta, geçmişte bir ruhsal bozukluk varsa, doğum sonrası alevlenme ihtimalinin bulunmasıdır" diye konuştu.

          Doç. Yücel, gebelikte ruhi durumu olumsuz etkileyen faktörleri ise şöyle sıraladı:


          "Küçük yaşta, isteği dışında ve hazırlıksız gebe kalmış olmak, eşin olmaması, eşin duygusal desteğinin olmaması, kadınlık rolü ve sorumluluğuyla ilgili güçlükler, ciddi bir fiziki hastalığın bulunması, sürmekte olan bir ruhi bozukluğun varlığı, maddi ve sosyal desteğin yetersizliği."

          Doç. Yücel, hamilelik döneminde var olan ağır ruhi rahatsızlığın tedavi edilmemesi halinde, 'Annenin ve bebeğin yetersiz beslenmesi, doğum öncesi ve sonrası bakımı uygulayamama, kendine veya bebeğe zarar verme ve intihar' gibi olumsuzlukların ortaya çıkabileceği uyarısında bulundu.
          Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

          Comment


          • #6
            Tembellik doğuştan mı?



            Kuzey Karolayna Üniversitesi’nden bilim adamları, fareler üzerinde yaptıkları bir araştırmada, 6 kromozom bölgesinin fiziksel eyleme yatkınlıkla büyük ölçüde ilgili olduğunu buldu.

            Aynı ekip, başka bir araştırmadaysa epistazi (bir özelliğin, aynı özelliğin farklı olarak ortaya çıkmasını sağlayan birbirinin eşgeni olmayan genlerce etkilenmesi ya da eşgeni olmayan genlerin birbirlerini etkilemesi) adı verilen kalıtımsal bir etki sayesinde farelerde fiziksel eylem düzeyini denetleyen başka 17 genetik bölgeyi belirledi. İlgili genlerin, farelerde farklı davranışlardan sorumlu olduğu ve bazı farelerin az, bazılarınınsa daha dinamik olmasını sağladığı görüldü.

            Araştırmacılar, bu sonuçların insanlar için tam olarak geçerli olmayabileceğini ancak fiziksel eyleme yatkınlığın derecesinin kalıtımsal olabileceği konusunda fikir verdiğini belirttiler. Daha önceki araştırmaların genlerdeki değişikliklerin, farelerin beyninde önemli farklılıklara neden olarak, hayvanların fiziksel etkinlik düzeylerine ışık tuttuğunu gösterdiğini söyleyen araştırmacılara göre, genlerin büyük bir bölümü, sinirler arasında iletimi hızlandıran maddelerden olan dopaminin düzenlenmesinden sorumlu.

            Konuya ilişkin makaleler Physiological Genomics ve Journal of Heredity dergilerinde yayımlandı.
            Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

            Comment


            • #7
              Kötü anıları silen beyin mekanizması




              Almanya, Muenster ve California Üniversitesi'nden araştırmacıların tespitine göre beyinde nöropeptid S isimli bir protein, amigdalanın içesindeki küçük bir nöron grubuna etki ederek, olumsuz hatıralara verilen travmatik yanıtları silmede etkili oluyor.

              California Üniversitesi'nden farmakoloji profesörü Rainer Reinscheid'in bu konudaki görüşleri şöyle: "Heyecan verici olan şu ki; biz bu çalışmada kötü hatıralara verilen travmatik yanıtları regüle eden, bütünüyle yeni bir süreç keşfettik. Bu bulgular panik bozukluk veya posttravmatik stres bozukluğu gibi inatçı korkuların pençesindeki hastaların tedavisine yönelik alternatif ilaçların geliştirilmesine ön ayak olabilir." Çalışma Neuron'un 31. Temmuz sayısında yer alıyor.

              Yaptıkları testlerde, bilim adamları sıçanları olumsuz hatıraları tetikleyen durumlara maruz bıraktılar. Sonuç olarak, amigdala nöronlarındaki nöropeptid S reseptörleri bloke edildiğinde, kötü hatıralara verilen travmatik yanıtların daha uzun süre devam ettiği görüldü. Buna karşılık, sıçanlar bu reseptörleri aktive eden terkiplerle beslediğinde, travmatik yanıtlar daha hızlı bir şekilde ortadan kalktı.

              "Travmatik bir olayın ardından, çevresel hatırlatıcılar çoğu zaman yaşanan o kötü deneyimle ilişkilendirilir. Ve aynı ortama tekrar maruz kalmak korku hislerini, hatta panik atakları yeniden tetikleyebilmektedir." diyor Reinscheid.

              Bir başka araştırma sonucuna göre, bu tarz negatif deneyimleri unutmak "yeni öğrenme"yle mümkün olabilmektedir. Mesela zarar verici sonuçlara yol açmaksızın, ilk deneyimin meydanan geldiği ortama yeniden maruz kalmak gibi. Reinscheid hatıraları söndürme olarak adlandırılan bu sürecin gerek insanlarda gerekse sıçan gibi laboratuvar hayvanlarında meydana geldiğini belirtiyor. Bu çalışmaya kadar, bilim adamları beyinde ürkütücü hatıraların söndürülmesinde rol oynayan spesifik nöron ve moleküllerden habersizlerdi.

              Reinscheid'in ekibi tarafından gerçekleştirilen önceki çalışmada, Nöropeptid S'nin uyanıklığı ve anksiyeteyi regüle etmede rol oynadığı ortaya konmuştur. Geçtiğimiz yıl, nöropeptid S reseptörünün farklı bir genetik varyantının panik bozukluğa yatkınlığı arttırabildiğine dair bulgu saptanmıştır.
              Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

              Comment


              • #8
                Bedeninizin verdiği mesajları anlayın



                Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli. Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Kişisel gelişimle ilgili son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilirsiniz. Bitkisel çaylar da rahatlamaya yardımcı olacaktır.



                "Kızarıyorum, heyecanlanıyorum, anlatacağım şeyi net olarak ifade edemiyorum"
                Heyecan genelde pek çok kişinin yaşadığı bir durumdur. Tezahürü herkeste farklı olur. Kimi kızarma şeklinde tepki verir; kimi ise terleme, titreme şeklinde bedensel tepkiler gösterir. Bu durumda bize gelenler düşüncelerinizi anlatamama durumundan bahsederler.


                Bu kişiler söyleyeceklerini önceden aklından geçirip prova yapar.Buda kaygıyı daha da çok arttırıyor olabilir. Bu kişiler hata yapacağına dair endişeli bir durum yaşıyor olabilirler. Endişe açığa çıkmadan önce insanın içinde huzursuz bir kıpırtının oluşmasına sebebiyet verir. Huzursuzluk kelimelerle dışarı dökülmediğinde kişinin içine döner ve farkında olmadan daha büyük bir karmaşa içine sokar.


                Bu yakınmayla gelenlere önce kişilik analizi sonrasında psikoterapi süreci içinde bazı gevşeme ve rahatlama egzersizlerini öğretmelidir. Bu kişiye fayda sağlayacaktır. Eğer bu durum o kişinin hayat kalitesini bozuyorsa ve üstüne psikiyatrik rahatsızlıklar da eklenmişse psikiyatristten de yardım almalıdır. Bir psikolog hiçbir koşulda ilaç verme yetkisine sahip değildir, ancak bir psikiyatrist ilaç verebilir. Aslında bu tarz tedavilerde en ideal yöntem aynı zamanda hem psikiyatristten hem de psikologdan yardım almaktır.


                Sosyal fobi kişiyi ketler
                Sosyal fobi hafif düzeyde yaşansa bile özellikle çok şey başarmak isteyen ve iş yaşamında gerçekten farklı şeyler yapmayı, daha yukarılara doğru çıkmayı isteyen kişileri büyük ölçüde ketleyebilir. Tek bir kişiyle iletişimi sürdürmek daha kolay iken kişiler fazlalaşınca kontrol yeteneği kaybolabilir. Hele kişi toplu mülakatlara girmek durumunda kalırsa orada birkaç kişi olduğundan endişesi artar. Kişi böyle durumlarda konuşmaktan çok düşünüp kendisini daha da fazla endişelendiriyor olabilir.

                Sosyal fobikler mesajları iyi algılamalıdır
                Kişinin sosyal fobisi üzerine gitmeye çalışması son derece takdire değerdir. Etrafınızda bulunan pek çok kişi belki de sosyal fobik olduğu halde bunu kamufle etmeye çalışıyor olabilir. Sosyal fobiklere kendinizi gözlemlemekten çok insanları da gözlemlemeni öneririz. Sosyal fobikler daha çok durumlarını kamufle etmeye çalışırlar.


                Her insanın eksik tarafları vardır, önemli olan bu eksik tarafların farkına varıp onları sistemli şekilde düzeltmeye çalışmaktır. Kişi kendini geliştirme hakkında son derece güzel kitaplar var, uygun bir şekilde seçerek onları okuyabilir. Yaşamı içinde sosyal fobik mutlaka rahatlama egzersizlerine yer vermeli... Bedenini tanımalı, bedeninin kendisine verdiği mesajları iyi algılamalı! Meditasyon egzersizleri fayda sağlayabilir. Bitkisel çaylar da (adaçayı vb.) rahatlamaya yardımcı olacaktır.
                Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                Comment


                • #9
                  Anne karnında stres, şizofreni riskini artırıyor




                  ABD’nin New York Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapılan bir araştırma, anne karnındayken büyük oranda strese maruz kalan bebeklerin, ilerleyen yıllarda şizofreni gösterme olasılığının önemli ölçüde yüksek olduğunu ortaya koydu. Kudüs’teki doğum kayıtlarıyla akıl sağlığı verilerini karşılaştıran araştırma, İsrail’le Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak arasında 1967’de yaşanan 6 Gün Savaşı sırasında 2 aylık hamile olan kadınların çocuklarının, normallerin çok üzerinde şizofreniye yakalandığını ortaya koydu. Ayrıca, hamileliğinin ilk döneminde savaş stresi yaşayan kadınların normalden 4.3, erkeklerinse normalden 1.2 kat fazla olasılıkla şizofreni geliştirdiği bulundu.

                  Araştırmanın yöneticisi Dolores Malaspina, bebeğin plasenta dokusunun özellikle doğal afetler ve savaş gibi durumlarda aşırı salgılanan stres hormonlarına karşı çok hassas olduğunu ve bu yüzden annedeki stresin bebeği kötü etkilediğini söylüyor. Daha önce Finlandiya’da yapılan bir araştırma da hamileliğin ilk iki ayında kocalarını kaybeden kadınların çocuklarının şizofreni hastası olma olasılığının yüksek olduğunu bulmuştu. Şizofreninin ne yazık ki bilinen bir tedavisi yok.
                  Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                  Comment


                  • #10
                    Otizmde Göz testiyle erken tanı



                    Kanada'daki McMaster Üniversitesi'nden Mel Rutherford ve ekibinin geliştirdiği yöntem, çocukların göz hareketlerinin izlenebilmesini ve ölçülebilmesini sağladı.

                    Çevresiyle görsel olarak etkileşime giren çocuğun normal geliştiği tezine dayanan araştırmacılar, otizm hastası çocuğun çevresindeki insanların gözlerine bakamadığını ve bakışları yüzlere odaklayamadığı fikrinden yola çıkarak, ailesinde otizm hastası olan ve olmayan 2 grup çocuğun göz hareketlerini inceledi.

                    Geliştirilen yöntemle yapılan araştırma, otizm tanısının çocuk 9-12 aylıkken koyulabilmesini sağlayabildi.

                    Çocukların bakış yönünü göz hareketlerini saptayabilen bilgisayarlı bir sistemle ölçen Rutherford, testin 10 dakikada yapılabileceğini ve ilk kez tamamen nesnel bir yöntemin uygulandığını söyledi.

                    Rutherford, otizm ne kadar çabuk teşhis edilirse tedavisinin o kadar başarılı olacağını da vurguladı.

                    Şimdiye dek otizme 3-4 yaştan önce güvenilir tanı koyulamıyordu.
                    Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                    Comment


                    • #11
                      Gün ışığı azaldıkça ruh hali de bozuluyor



                      Kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor. Gün ışığı azaldıkça mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıyan protein azalıyor ve depresyon riski artıyor.

                      Mevsim geçişlerinde, özellikle de kışa girerken insanların kendilerini daha kötü, daha sıkıntılı hissettikleri bilinen bir gerçek. Ancak bilinmeyen bunun altında yatan asıl neden. Neyse ki Kanadalı bilim adamları, zaman zaman kış depresyonu olarak da bilinen ruh hali değişikliklerinin nedenlerini bizler için daha anlaşılır hale getirdi.

                      “Mevsimler değişirken insan beyninin kimyası da değişiyor, bu da zaman zaman kendimizi kötü hissetmemize ve hatta depresyona sürüklenmemize neden olabiliyor.”
                      Kanadalı bilimadaları, insanoğlunun mevsimlere göre değişen ruh haline ilişkin araştırmalarını kısaca böyle anlatıyor.

                      Araştırmaya göre insanları depresyona sürükleyebilen, deyim yerindeyse elden ayaktan kesen kış depresyonu, günlerin kısalmasından ve bunla ilişkili olarak güneş ışığının da azalmasından kaynaklanıyor.

                      Uzmanlar, gün ışığı azaldıkça beyinde ruh halini düzenleyen ve çoğu zaman mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonini taşıma görevi üstlenen bir proteinin seviyesinin de azaldığını ve insanların kendilerini daha kötü hissetmeye başladıklarını söylüyor.

                      Bu yüzden de insanlar enerjilerini yitiriyor, çok yemeye başlıyor ve daha fazla vakitlerini uyuyarak geçirmek istiyor. Yani kış depresyonunun altında değişen beyin kimyası yatıyor.

                      Araştırmaya göre güneşli coğrafyalarda yaşayanların daha enerjik ve neşeli olmasının nedeni de gün ışığının süresine göre değişen beyindeki protein düzeyi.
                      Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                      Comment


                      • #12
                        İnternet bağımlılığının adı konuldu



                        CNNTÜRK'ün AA muhabirine dayanarak aktardığı habere göre, sendromun çok görüldüğü İngiltere'de yapılan bir araştırma, İngilizlerin yüzde 70'inin internete her gün bağlanmadığında mutsuz olduğunu gösterdi.

                        YouGov firmasının son araştırması, İngiliz kullanıcıların yüzde 44'ünün hayal kırıklığı hissederken, yüzde 27'sinin online olamadığı zaman daha çok stresli olduğunu ortaya koydu.

                        İngilizlerin yüzde 26'sı interneti yaşamlarını organize etmek için "son derece hayati" olarak nitelerken, bilgisayar kullanıcılarının yüzde 19'u ailesinden, yüzde 20'si ise sevgilisi ya da eşine ayırdığından fazla zamanı internet başında harcıyor.

                        Saplantılı internet kullanımı

                        İnternet ortamında "Onlinekolizm" olarak da nitelendirilen "Discomgoogolation" sendromu, yetişkinlerin yanı sıra çocuklar arasında da hızla yayılıyor. Ebeveynler, çocukları için yeni eğitim fırsatı sunduğunu düşündükleri için evlerinde internet bağlantısı olmasına sıcak bakıyorlar. Ancak çocukların, interneti sadece ev ödevleri veya araştırma için kullanmadığı, arkadaşlarıyla anlık ileti kurdukları, çevrim içi oyunlar oynayarak veya sohbet odalarında yabancılarla konuşarak saatler geçirdikleri tespit edildi.

                        Microsoft uzmanları şirketin internet sitesinde, çocukların "Discomgoogolation" sendromundan korunması için şu önerilerde bulunuyor:

                        "-İnternet bağımlılığın belirtilerini arayın. Çocuğunuzun internet kullanımının okuldaki performansını, sağlığını, ailesiyle ve arkadaşlarıyla ilişkilerini etkileyip etkilemediğini kendinize sorun. Çocuklarınızın çevrim içi ortamda ne kadar zaman geçirdiğini belirleyin.

                        -Çocuğunuz internet bağımlılığı belirtileri gösteriyorsa, profesyonel bir danışmana başvurun. Saplantılı internet kullanımı, depresyon, öfke ve öz güven eksikliği gibi başka sorunların belirtisi olabilir.

                        -Kendi çevrim içi alışkanlıklarınızı inceleyin. Kendi internet kullanımınız diğer etkinliklerinizle dengeli mi? Unutmayın, çocuğunuzun örnek alacağı ilk kişi sizsiniz.

                        -İnternet kullanımını yasaklamayın. Çoğu çocuğun sosyal hayatının önemli bir parçasıdır. Bunun yerine, çocuklarınızın çevrim içi olarak ziyaret edebileceği sitelere ve neler yapabileceklerine yönelik internet kullanımıyla ilgili aile kuralları belirleyin ve bu kurallara uyulmasını sağlayın. Bu kurallar şunları içerebilir: her gün belirli bir süre çevrim içi olma; ödevleri bitirinceye kadar internette gezinememe veya anlık iletileri kullanamama; sohbet odalarına veya çevrim içi yetişkin içerikli sitelere girememe.

                        -Bilgisayarı açıkta tutun. Bilgisayarı çocuğunuzun odasına değil, evin ortak kullanım alanlarından birine kurun.

                        -Bir denge kurun. Çocuğunuzun diğer etkinliklere katılmasını destekleyin ve teşvik edin özellikle diğer çocuklarla zaman geçirmesini sağlayın. Çocuğunuzun çevrim dışında sosyalleşmesine yardımcı olun. Çocuğunuz yaşıtlarına karşı utangaç veya çekingense, onu sosyal beceriler dersi almaya teşvik edin. Çocuğunuzu bilgisayar dersleri veya hobi grupları gibi ortak ilgi alanları olan diğer çocuklarla tanışabileceği etkinliklere özendirin."
                        Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                        Comment


                        • #13
                          İlyada Destanında Depresyon İzi




                          Yüzyılın hastalığı olarak nitelendirilen depresyonun antik çağlardan beri insanlığının sorunu olduğu bildirildi.

                          Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Psikiyatri Anabilimdalı Öğretim Üyesi Yrd. Dr. Sinan Yetkin, yaptığı açıklamada, antik çağlardan itibaren depresyon örneklerine ait kayıtlar bulunduğuna, Manisa'nın Sipil Dağı'nda yer alan Niobe'nin taş yüzü depresyon sembolize ettiğini ifade etti.

                          Homeros'ın 3 bin yıl öncesinde yazdığı İlyada destanında Kral Ajax'ın aşırı hareketli durumu ile düş kırıklığı, çökkünlükleri, hızlı döngüsel geçişlerinden ve intihar etmesinden bahsedildiğini anlatan Yrd. Doç. Dr. Yetkin, şunları söyledi:

                          ''Bu da olasılıkla hızlı siklus gösteren manikdepresif duruma ilk örnektir. Samuel'in kutsal kitabında Kral Saul'un öyküsünde depresif bir sendrom tanımlanmıştır. Depresyonun ona eziyet vermek için tanrı tarafından gönderilen kötü bir ruh olduğu belirtilmiştir. Tarih öncesi dönem tedavileri içinde Troyalı Helena'nın keder ve üzüntüleri azaltmak için nepenthes adlı bitkiden elde edilen bir morfin türevini antidepresan amaçlı kullandığı bildirilir. Bu belki de depresyonun kaydedilmiş en eski farmakolojik tedavisidir.''

                          HİPOKRAT'A GÖRE

                          Tıbbın babası olarak nitelendirilen Hipokrat'ın depresyon gibi ruhsal fenomenlerin beyinden kaynakladığını söylediğini kaydeden Yetkin, şöyle devam etti:

                          ''Hipokrat'a göre, beynin balgam ve safradan etkilendiğini, balgamın etkilediği kişilerin sakin kişiler olmasına rağmen safranın etkilediği kişileri ise sakin durmadıklarını, daima şaka yaptıkları, hileye başvurduklarını tanımlamıştır. Melankolinin aşırı miktarda barsak ve dalakta biriken kara safra ile oluştuğu, toksit olan bu maddenin beyni etkilediğinden bahsetmiştir. Melankolinin uzun süreli stres yaratıcı durumlarda ortaya çıktığını söylemiştir.

                          Efesli Soranus hastaların tedavisinde bugün lityum içerdiğini bildiğimiz kaynak sularını kullanmıştır. Türk ve Arap dünyasında ise İbni Sina ve İshak İbni İbram gibi hekimler bu konuda önemli gelişim göstermişlerdir.''

                          DEPRESYONDAN KORUNMAK İÇİN

                          Deprasyondan korunmak için genel yaşam koşullarının iyileştirilmesinin çok önemli olduğunu sözlerine ekleyen Yetkin, ''Binlerce yıllardır var olan depresyon konusunda maalesef günümüz insanının birçoğunun yeterli bilgisi yok. Kültür seviyesi arttıkça hastalığın tedavisi için tıbbi yardım alanların sayısı artıyor'' dedi.
                          Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                          Comment


                          • #14
                            Kişilik bozukluğunun sebebi çocukken yaşanan travmalar



                            Borderline, tıp dilinde 'kişilik bozukluğu' olarak tanımlanıyor. 20'li yaşlarda gözlenen bu hastalık, en fazla çocukluk dönemi zor ve sıkıntılı geçen insanlarda ortaya çıkıyor.


                            Aşırı sevgisiz ve sorunlu büyümenin kaynağı da boşanma ve alkol alan ebeveynler olarak gösteriliyor. Anne-bebek ilişkisinde, bebeğin anneyle oluşturması gereken bağlanma-ayrılma ve kendine özgü bir insan olma sürecini tamamlayamayan kişilerde görülen hastalığı değerlendiren psikolog İlknur Peder Bıyık, hastalığın genellikle aşırı ihmal edilmiş çocuklarda görüldüğünü belirtiyor.


                            Terk edilme korkusu yaşarlar

                            Borderline kişilik bozukluğu olanlar, aşırı terk edilme korkusu yaşar. Bunu engellemek için tehdit etme, intihar girişiminde bulunma gibi yollara başvurabilir. İnsanlara aşırı bağlıyken nefret etmeye başlar. Yani, bir borderline kişilik bozukluğu olan kişi ile herhangi bir ilişkiniz varsa, dünyanın en mükemmel insanı, eşi, doktoru ve arkadaşı iken, aşırı idealize edilmişken, aniden yerin dibine batırılma riskiyle karşı karşıyasınızdır.

                            Borderline özelliklerine sahip kişilerin, çocukluk dönemlerinde fiziksel, cinsel veya duygusal olarak taciz edildiklerini aktaran psikolog İlknur Peder Bıyık, parçalanmış ailelerde çocuğa anne, teyze, anneanne, babaanne ve bakıcıların sürekli değişerek bakması ya da bu durumdaki çocukların anne-babaları tarafından duygusal açıdan ihmal edilmelerinin hastalığı tetiklediğini kaydediyor. Özellikle ayrılma önce ve sonrasında yetişkinlerin psikiyatrik sorunlar yaşadığını, annelerde kararsızlık ve depresyon, babalarda ise eve gelmeme ve sürekli kavga etmenin karakter bozukluklarını ortaya çıkardığını, sürekli alınan alkolle birlikte ailelerin saldırgan davranışlarının en başta çocuklar üzerinde arttığını belirtti.
                            Psikolog Bıyık, "Duyguları sürekli değişir, insanlarla olan ilişkileri yoğun ve fırtınalıdır. Büyük ihtimalle, değer verdiği insanlara tutunmak için çılgınca bir çaba sarf ederken bir yandan da kaybetme korkusundan kaçınmak için onları önemsizleştirmeye alışır. Yalnızlık duygularını uzaklaştırmak için çevresini insanlar ile doldurur, hatta sevmediği ya da anlaşamadığı insanları bile kabul eder." dedi.

                            Yıllar içinde bu durumun kendine güven duygusunu ortadan kaldırdığını, güvensizliğin kendisini seven kişilere karşı bile dışlanmış ve yalnız hissetmesine sebep olacağını anlatan Bıyık, muhtemel bir ölüm, ayrılık ya da terk edilme ihtimali karşısında kendisini tehdit altında hissedip, çevresine karşı aşırı öfke, aşağılama ya da sözlü saldırılar ile tepki vermeye başlayacağını söyledi. Borderline özellikleri olan kişiler kendini aşırı başarılı ve güvenli bulurken, bir anda çok kötü de hissedebilir.
                            Borderline kişilik bozukluğu olan kişiler öfkelerini kontrol etmekte zorlanır. Baş edemedikleri bir sorun olduğunda kontrollerini tamamen kaybedebilirler. Aşırı şüpheler, korkular oluşabilir. Depresyon sıklıkla görülür ve riskleri artar. Söz konusu davranışları ergenlik yıllarında gençlerde görülen davranışlarla karıştırılmamalıdır.


                            Tedavi için zorlu bir terapi gerekir

                            Borderline, yani kişilik bozukluğu rahatsızlığı olanlar için uzun ve zor bir terapi gerekir. Alkol, uyuşturucu ve sigaradan uzak durulması sağlanmalıdır. İnsanları iyi ve kötü diye ayırdıkları için, herkese buna uygun rol verir, o rollere girmemek gerekir. Melek ya da şeytan olmadığınızı, hem iyi hem kötü özellikleri olan bir insan olduğunuzu ona gösterin. Hastalığı iyi anlayarak, olayları değerlendirmek gerekir. Yakınındaki kişilerinde zor ve yıpratıcı bir dönem geçireceği için profesyonel yardım almaları gerekir. Onlara sürekli dengeli sevgi ve ilgi, sağlıklı aile ortamında verilmelidir.
                            Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                            Comment


                            • #15
                              Stresle başetmenin 6 yolu


                              Strese karşı canlının durumu, düşmanla karşılaşan ordu gibidir. Savaşı kazanamaz ya da kaçamazsa bu hastalık demektir

                              Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Çelikkol, ''Strese karşı canlının durumu, düşmanla karşılaşan ordu gibidir. Savaşı kazanamaz ya da kaçamazsa bu hastalık demektir'' dedi.

                              Prof. Dr. Çelikkol, stresle baş edebilmenin önemine dikkat çekti. Stres karşısında canlının durumunun, düşmanla karşılaşan orduya benzediğini anlattı.

                              Prof. Dr. Çelikkol, "Strese karşı canlının ilk tepkisi savaşmak veya kaçmaktır. Bir ordu düşmanla karşılaşırsa savaşır, eğer gücüne güvenemezse geri çekilir veya
                              kaçar. Stres karşısında canlının durumu da böyledir. Stresten kaçabilirse kaçar. Kaçamazsa savaşır, yener veya yenilir. Yenilmesi hastalık demektir" diye konuştu.

                              Stresin, yöntemini bilmek koşuluyla korunabilecek bir düşman olduğunu anlatan Prof. Dr. Çelikkol, " Stres psikosomatik bozukluk dediğimiz hastalıkların meydana gelmesine ya da belirtilerinin artmasına yol açar. Hipertansiyon, mide ülseri, cilt bozuklukları gibi hastalıklar, bedensel olmakla birlikte, oluşumunda ruhsal nedenlerin, stresin etkili olduğu bilinmektedir" dedi.

                              Stresle baş etmenin yolları


                              Prof. Dr. Çelikkol, stres konusunda herkesin başvurabileceği, birden fazla koruyucu ve tedavi edici tekniklerin olduğunu belirterek, şu tavsiyelerde bulundu:

                              * Hayata karşı olumlu bir tutum benimseyin
                              * Her şeyi kontrol edemeyebileceğinizi kabul edin.
                              * Gevşeme tekniklerini öğrenin ve uygulayın, düzenli olarak egzersiz yapın.
                              * Sağlıklı ve dengeli beslenin, yeterince uyuyun ve dinlenin.
                              * Stresinizi azaltmak için alkol veya sigaradan yardım beklemeyin.
                              * Sosyal bir çevre edinin, zamanınızı etkili şekilde kullanmaya çalışın.
                              Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

                              Comment

                              Working...
                              X