Duyuru

Katla
Herhangi bir duyuru yapılmamış.

Siz Mevlana’yı Gerçekten Anladığınızı Mı Sanıyorsunuz?

Katla
X
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Hepsini Sil
yeni mesajlar

  • Siz Mevlana’yı Gerçekten Anladığınızı Mı Sanıyorsunuz?

    Siz Mevlana’yı Gerçekten Anladığınızı Mı Sanıyorsunuz?




    İçiniz öfke dolu.

    Öfkenin çözüm olduğunu zannediyorsunuz, öfkenizden güç aldığınızı zannediyorsunuz.

    Ama öfkeniz sizi öldürüyor.

    Öfkenizin gerçekte kendinize karşı olduğunu bilmemeniz sizi öldürüyor. Uyanamayacak olmanız, bir hayal aleminde gibi şaşkın gözlerle çevrenize bakarken kararlar vermek zorunda olmanız sizi öldürüyor.

    .....

    Dünya yine Mevlana’nın yurdunu bırakıp göç etmek zorunda kaldığı dünya gibi, öfkeyle doldu. Yine anlamsız ihtirasın, yine anlamsız zenginlik veya kuvvet savaşının ateşi sardı her yeri.

    Moğollardı o zamanlar yakıp yıkan Mevlana’nın yurdunu. Geldiği toprakları da Haçlılar kana bulamıştı. Şimdi başka kavimler, ırklar, milletler.

    Çoktan kan davasına dönüşmüş savaşlar sürüyor ve çözüm asla bir tarafın zaferinde değil, görmüyor musunuz?

    Sözle söyleyince, "evet" diyorsunuz, "barıştan yanayız". Ama eyleme gelince savaşı destekliyorsunuz. Asıl sorunun sizde, doğru diye bildiklerinizde yattığını görmüyorsunuz.

    Ne zaman öğreneceksiniz doğru bildiklerinizi unutmayı?

    İyinin kötünün, güzelin çirkinin, doğrunun yanlışın, haklının haksızın hesapları sizi gerçekten uzaklaştırıyor.

    Kategoriler, sınıflar, yandaşlar, düşmanlar insan değil. Birer isim, birer kavram.

    Acı çeken kardeşleriniz insan.

    .....

    Bir tarafı tuttuğunuzda, zihninizin bir köşesiyle bile bir tarafın kazanmasına destek verdiğinizde, siz de bir parçasısınız artık savaşın.

    Oysa belki de tek haklı mücadele var yeryüzünde: Başkalarına hükmetme arzusuna, kana susamışlığa, bağnazlığa karşı verilecek olan mücadele. Bunlara karşı çıkmak ve yol göstermek gerekli, fazlası değil. Kendi yolunda devam etmek isteyeni sınırları durduracaktır sonunda.

    Bu mücadelenin yolu silahla değil ama bilgiyle, düşünceyle, aydınlanmayla. Tek tek insanları kurtarmakla.

    Ve bir tek insanı bile kurtarmak bir ömür sürecek bir çaba gerektirir. Ama başka yolu yok bunun.

    Ölen her insan, susturulan her fikir, önyargıları güçlendiren her uğultu bu mücadeleyi güçleştiriyor.

    .....

    Mevlana’nın adının arkasında duruyor gibi göründükten sonra, kan davasına dönüşmüş savaşların taraflarından birini desteklediğinizde, Mevlana’yı incittiğinizi fark etmiyor musunuz?

    Mevlana adıyla ortamlar kuruyorsunuz, yorumluyorsunuz oradan kendinize göre dünyayı. Mevlana’yı dünyaya tanıtacağız derken, Mevlana’yı hiç anlamadığınızı dünyaya ilan ediyorsunuz.

    Mevlana sizin doğrularınıza bir kaç boy büyük gelir.

    O hiçbir savaşın neferi olmadı, boşuna uğraşmayın sizinkinin de olmaz.

    Söyleyin, siz Mevlana’yı gerçekten anladığınızı mı sanıyorsunuz?

    Nasıl oluyor da bu kadar eminsiniz kendinizden?

    .....

    Mevlana en cahilinden, en kabasına, her insanın içindeki bilgiye, gerçeğe açlığa hitap ediyor. O cevaplardan çok yollar sunuyor. Bağnaz gürültü çok dikkat dağıtsa bile, o uğultunun içinde duyabilir kimileri doğru sözleri. Yeter ki düşüncesi hür olsun.

    İnsanları para, gelenek ve bağnazlığın zincirlerinden kurtarmak için tek yapmanız gereken var: Kendi zincirlerinizi kırmak. Örnek olduğunuz hayatınızdan başka bir şey yapamazsınız çocuklarınız için bile. Ama sessizce bekleyin. Onlarda düşecek zamanla arkanıza. Yavaş, yavaş.

    ....

    Mevlana’nın torunlarına günlük hayatlarında kullandıkları ana dil ile ulaşmasına ne zaman fırsat vereceksiniz? Onu gerçekten anlamalarına?

    Korkuyorsunuz değil mi? Mevlana’nın aşkından, arzusundan, şüphesinden, sorgulamasından, kısacası içindeki güzel insandan korkuyorsunuz değil mi?

    O yüzden Mevlana’yı yabancılar daha iyi anlıyorlar.

    .....

    Neden hala daha Şems’i öldürmek, cesedini kör kuyulara savurmak derdindesiniz? Geçen yüzlerce yılda bir tek şey öğrenemediniz, değil mi?

    Dedikodu tüm kötülüklerin öncülü, atası. Bırakın, bilmeyin, sormayın, karışmayın birbirinizin yaşamına. Ancak özgür ruhlar size meyve verecek kadar gelişebilir.

    Geçmişte yaşlı kadınların işiydi dedikodu. Şimdi koskoca bir sektör aldı yerini. Sizi eğlendiriyor, bilgilendiriyor görüntüsünü verip, size dedikodu getiriyor. Size öfke taşıyor, sizi çirkinlikle yıkıyor.

    Kapatın kulaklarınızı çirkin uğultuya. Bekleyin, sadece bekleyin. Hiçbir şey yapmadan, düşünmeden, yargılamadan, kararlar vermeden bekleyin. Çok geçmeden içinizden gelen gerçeğin sesini duyacaksınız.

    .....

    Kaç kere duydunuz Mevlana’nın ağzından günah, sevap, doğru, yanlış, haklı, haksız kelimelerini? Yasaklayın kendinize insanları yargılamayı.

    Zaten yıkılmış o dert yargıçların başına, bir de siz çıkmayın o kürsülere.

    Siz kendinizi korkunun zindanlarında hapsederek huzura erebiliyorsanız sadece, kalın orada. Ama arada bir kafanızı kaldırıp bağırışlarınız sarmasın ortalığı. Bırakın Mevlana gibi özgür ruhlar yine düşünsün, farklı olsunlar arayışlarında. Gidecekleri yere kadar gitsinler ki, size getirecek bir şeyleri olsun yanlarında.

    Korkunun, paranoyanın, cezaların güçlendiği topraklarda yetişmez Mevlana’lar. Devletin bireyin tepesine inmeye hazır bir cellat gibi semirdiği topraklarda yetişmez Mevlana’lar.

    Güçlü devletlerin yerle bir olduğu, doğrunun yanlışla karıştığı bir çağda yaşamış olması Mevlana’ya bilgeliğe ulaşma şansı verdi.

    .....

    Yirmi yıl hapse mahkum edilen bir adamın haberini duyduğunuzda, "Azmış cezası, keşke otuz olsaymış" çığlıkları atıyorsanız, söyleyin siz Mevlana’yı gerçekten anladığınızı mı sanıyorsunuz?

    Düşünmüyorsunuz onun da sizin gibi bir insan olduğunu. Cezaevinde yavaş yavaş ölüp gideceğini hatırlayın. Hiç mi yoktu başka bir yolu? Onu kurtarmak yerine öldürmek zorunda mıydınız?

    Unuttuğunuz veya hiç tanımadığınız, bilmediğiniz Mevlana’yı hatırlayın. Suçu sabit ve çirkin, tanımadığı bir zavallının affedilmesi için, gözlerinde yaşlarla Sultan’a yakaran Mevlana’nın sesini duymaya çalışın.

    Duyamıyor musunuz? Uğultuyu kesin, kapatın televizyonu, sokmayın evinize gazeteleri ve her çeşit dedikoduyu. Ve bir süre için susun.

    Sadece içinizde nefes alıp vereni dinleyin...







    Şimdi onu duyabiliyor musunuz?
    Düşlemek bilmekten daha önemlidir.

  • #2
    bian insanlığımı unuttum...dünyaya baktım kaçtanesi insan dedim...

    osesi duydum hiçbirimis dedim...

    Yorum


    • #3
      http://www.kesfetmekicinbak.com/

      http://www.fihimafih.org


      ne olur silmeyin çok güzel şeyler var.

      Yorum


      • #4
        Anadolu halk Sûfîzminin Ahmet Yesevî'ye kadar uzanan çizgisinde Hacı Bektaş-ı Velî'nin ve Yunus'un çok önemli bir yeri vardır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması uğruna başlatılan hareketin en verimli dönemleri şüphesiz XII. yüzyıl ile XIII. yüzyıl olmuştur. Anadolu'da kurulan Anadolu Selçuklu Devleti, hem siyasî plânda, hem de kültürel ve manevî plânda çağının en istikrarlı devletlerinden birini oluşturmuştur. XIII. yüzyılın ortalarına kadar özellikle siyasî istikrarını korumasını bilmiş ve Anadolu'da İslâm kültürü ile Türk kültürünün belli bir sentezine dayanan Anadolu Selçuklu medeniyetini meydana getirmiştir.



        XIII. yüzyıl Anadolusu, özellikle manevî plânda büyük şahsiyetlerin yetişmesini sağlamıştır. Bunu normal bir olay olarak kabul edebiliriz. Çünkü, Anadolu, özellikle Konya başta olmak üzere Orta Anadolu, bir ucu ile İran diğer ucu ile İspanya, Suriye, Irak'tan gelen düşünce ve sûfî hareketlerle Orta Asya kökenli düşünce ve sûfî temayüllerin bir buluşma noktası olmuştur. Şüphesiz bir asırdan fazla bir zamandan beri devam eden bu kültürel birikim, büyük dahilerin yetişeceği bir kültürel ortamı meydana getirmiştir.



        İşte Mevlânâ'nın, Hacı Bektaş-ı Velî'nin, Yunus'un ve Sadreddin Konevî'nin yetiştiği böyle bir ortamdı. Bu kültürel ortamın diğer bir özelliği de medrese ile tekke arasında belli oranda bir ahengin kurulmuş olmasıydı. Bu ahengin oluşmasında bu çağdaki sûfî eğilimlerin içindeki insanların, medreseden gelmiş olmasının payı büyük olmuştur. Mevlânâ'mn babası dahil, Mevlânâ ve Sadreddin Konevî ciddî medrese eğitiminden geçmiş insanlardı. Şüphesiz bu insanların içinde bulunduğu sûfî temayül, daha entellektüel bir çevre içinde gelişme göstermiş ve daha ziyade bilim dili Farsça veya Arapça olarak fikirlerini aktarmışlardır. Bunun yanında, Hacı Bektaş ve Yunus Emre kültürlü şehir çevrelerinden ziyade, halk kesimi içinde İslâm ve sûfî temayülleri sergilemişler, dil olarak da Türkçe'den başka dil kullanmamışlardır. Fakat her iki sûfî temayülün birleştikleri ana nokta, şekilcilikte kalmayan gönül Müslümanlığının benimsetilmesi olmuştur. Belki de bu medrese çevrelerinin çokça üzerinde durduğu şekilci İslâm'a karşı bir reaksiyon olarak da ifade edilebilir. Mevlânâ, Mesnevi'de anlattığı birçok hikaye ile şekilde kalıp da, özün özünde olanı anlamayanların halini sergiler. Yunus ve Hacı Bektaş Velî'de İslâm'ın özü ile şeklin bütünleşmesini görmek istemektedirler. Sadece şekilde takılıp kalanların, ne Yunus'un yanında ne de Hacı Bektaş-ı Velî'nin yanında fazla değeri yoktur.



        İşte bizim tebliğde esas üzerinde durmak isteğimiz konu bu nokta olacaktır. Hacı Bektaş-ı Velî gibi Anadolu Sûfîliğinin bel kemiğini teşkil eden ve bir ucu ile Ahmet Yesevî'ye dayanan bir sûfî inancın temsilcisinin dinî boyutunun en önemli eseri olan Makalat'ı1 esas olarak incelemeye çalışacağız:



        Hacı Bektaş-ı Velî, Makalât'ın I. bölümünde Allah'ın dört bölük insan yarattığını, bunların, Âbidler, Zahidler, Ârifler ve Muhibb'ler olduğunu söylemektedir. Âbid'lerin şeriat, Zahid'lerin tarikat, Ârif'lerin ma'rifet, Muhibb'lerin ise hakikat kavmi olduğunu belirtmektedir.2 Hacı Bektaş'a göre Abidler'in şeriate sımsıkı sarılmaları, nefsin arzularından uzak durmaları dünyayı terketmeleri gerekir. Bunlar avâm halk taifesi olduğu için birbirlerini incitirler. Kibir, haset, bugz, cimrilik ve düşmanlık bunlarla beraberdir.3 Zahid'ler ise, korku ile ümit içinde hayatlarını geçirirler. Başlıca kaygıları, ahiret için yararlı işler yapmaktır.4 Ârif'ler ise, bunların aslı su'dandır. Bu sebeple hem temiz olmaları, hem de temizleyici olmaları gerekir. Ârifler katında her sözün üç yüzü, önü ve bir arkası vardır. Manâ ehli katında ise, her sözün yetmişiki yüzü ve bir ardı vardır. Ârifler katında şirk murdardır. Onu içlerinde bırakmaz, dışarı atarlar. Kendileri arıdırlar ve başkalarını da arıtırlar.5 Nihayet Hacı Bektaş-ı Velî, bu sözlerini şöyle tamamlar: "Bilmek gerekir ki, kendisini arıtmayan (temizlemeyen) başkalarını da arıtamaz." Hacı Bektaş'a göre kişide yaramaz fiil olmamalı, kişi her zaman temiz olmalıdır. İnsanın piskatışıklı olmasının sebebi, içinde şeytan fiilinin olmasıdır. Yine Hacı Bektaş şöyle demektedir: "Vay sana ki içinde, kibir ve haset, cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan fiili varsa, su ile yıkanıp nasıl arınacaksın?"6



        Hakikat taifesi olan Muhibb'lere gelince Hacı Bektaş'a göre bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızayı temsil eder. Bu yüzden Muhibb'de teslimiyet ve rıza içinde olmalıdır.7

        Yorum


        • #5
          dahasını merak eden kitabını alsın arkadaşlar buraya olmaz çünkü.

          Yorum


          • #6
            Yirmi yıl hapse mahkum edilen bir adamın haberini duyduğunuzda, "Azmış cezası, keşke otuz olsaymış" çığlıkları atıyorsanız, söyleyin siz Mevlana’yı gerçekten anladığınızı mı sanıyorsunuz?
            suçuna göre değişir..terörist ya da tecavüzcü ya da seri katilse mümkünse 20 yıl yerine 120 yıl falan yatsın :lol: bu öfkeyse öfke..çünkü o suçlu o suçu işlerken çokta ince düşünmemiştir ve bu yüzden düşünülmeyi haketmemiştir..suçlu yerine suçlunun mahvettiği hayatı kollamamak adaletsizlik olur..ne anladığımı bilmiyorum ama ortada kasten işlenmiş bir suç varsa ve ''sırf insanı anlama sanatı'' adı altında suçlulunun hakkı gözetiliyorsa oldu olacak suçsuzları hapse atalım..hani hoşgörü güzel birşey de MEVLANA eminim bilerek ve isteyerek suç işleyenleri kastetmemiştir.işlediği suçun alçaklığını özümsemiş ve pişmanlığı kalben yanarak hissedenlerden bahsetmiştir..oysa günümüz suçluları gayet pişkin

            Yorum


            • #7
              iş rahmanla şeytanı ayırt etmeye geliyor.hacı bektaşı veli nin kitabında bu da var.
              http://www.karagoz.net/
              bu da bir hediye.

              Yorum


              • #8
                Birisi, güzel koku satanların çarşısına gelince aklı başından gitti, büzülüp yere yıkıldı. Kerem sahibi atarlardan(1) gelen güzel kokular onu çarptı, başını döndürdü ve yere düştü. O, gün ortasında geçiş yolunun üzerinde, hiçbir şeyden haberi olmaksızın, bir leş gibi yıkıldı kaldı.

                Halk derhal başına üşüştü. Herkes “Lâ havle”(2) diyerek derdine derman aramaktaydı. Birisi, eliyle kalbini yokluyor, atıp atmadığını anlamak istiyordu. Öbürü yüzüne gül suyu serpiyordu. Gül suyunu serpen bilmiyordu ki, o alanda onun başına ne geldiyse zaten gül suyundan geldi. Biri, bileklerini, başını ovuyor; öbürü, (serinlesin, ateşi düşüp kendine gelsin diye, göğsüne sürmek maksadıyla) samanlı ıslak balçık getiriyordu. Biri, öd ağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor; başka biri, elbisesinin bir kısmını soyup üstündekileri hafifletiyordu. Birisi, nasıl atıyor diye nabzını yokluyor; öbürü, eğilmiş ağzını kokluyor, şarap mı içmiş, esrar mı çekmiş, yoksa afyon mu yutmuş, anlamak istiyordu. Halk, onun neden bayıldığını anlayamamış, şaşırıp kalmıştı.

                Derhal akrabalarına haber verdiler; “Filan kişi, filan yerde, perişan bir hâlde düşüp kaldı. Neden bayıldı, ne oldu da leğeni damdan düştü (rezil ve perişan oldu), kimse bilmiyor.”

                O debbağın(3) iri yarı, güçlü kuvvetli, bilgili anlayışlı bir erkek kardeşi vardı. Hemencecik koşa koşa geldi. Elbisesinin yenine biraz köpek pisliği almıştı. Halkı yararak, feryat ederek kardeşinin başucuna geldi. “Ben onun neden hastalandığını biliyorum” dedi.

                Kardeşi kendi kendine dedi ki; “Şu köpek pisliği onun beynine, damarına, iliğine kat kat sinmiştir. Çünkü o, rızkını elde etmek için her gün, akşamlara kadar pisliğe gömülmüş olarak, pis kokular içinde debbağlık yapmaktadır”.

                O genç, bayılan kardeşine vereceği ilâcı kimse görmesin diye halkı uzaklaştırdı. Gizli bir şeyler söylüyormuş gibi ağzını debbağın kulağına götürdü. Sonra da elindeki pislikten bir parçayı onun burnuna sürdü. O, köpek pisliğini avucuna sürtmüştü. Pis beynin ilâcını bu pislikte görmüştü. Kısa bir süre sonra adam kımıldamaya başladı.

                Halk, “Bu şaşılacak bir efsun! Bu efsunu okuyup baygının kulağına üfürdü. Adam âdeta ölmüştü, efsun imdadına yetişti!” dediler.



                AÇIKLAMA



                Merhum Abdülbaki Gölpınarlı'nın belirttiğine göre, bu hikâyenin benzeri İmam Gazzâlî'nin Kimyâ-yı Saâdet ve Ferîdüddîn-i Attâr'ın Esrarnâme adlı eserinde geçmektedir. (Gölpınarlı, Mesnevî Tercemesi ve Şerhi, İstanbul 2000, IV, 57)

                Hz. Mevlânâ bu hikâyeden maksadı şöyle açıklamıştır:

                “Kime öğüt miski fayda vermezse, muhakkak o, kötü kokulara alışmıştır.

                Pislik böceği, daima pislik taşır durur. Bu yüzden de gül suyundan bayılır. Onun ilâcı yine köpek pisliğidir. Çünkü ona alışmıştır; onunla uğraşmayı âdet ve huy edinmiştir. “Pisler, pislerindir”(4) ayetini oku da bu sözün önünü, sonunu anla!

                Öğütçüler pis kişiyi, ona bir kapı açılması, iyileşmesi için amberle, gülsuyuyla tedavi etmek isterler. Fakat ey inanılır, itimat edilir kişiler! Pislere temiz şeyler lâyık değildir ki! Onlar, vahyin güzel kokusuyla eğrilmişler, sapıtmışlardır da, “Siz bize uğursuzsunuz. Biz, sizin yüzünüzden kötülüğe uğradık!”(5) diye feryada başlamışlardır. (Onlar aslında şöyle demişlerdir “Bu söz, bize zahmet veriyor, bu sözden hastalanıyoruz. Sizin vaazınız iyi değil, bize iyi gelmiyor. Eğer yine susmaz da nasihate başlarsanız, derhal sizi taşlar, öldürürüz! Biz, oyun eğlenceyle, boş ve saçma şeylerle semirmişiz, öğüte hiç alışmamışız. Bizim gıdamız yalandır, asılsız laftır, saçma sapan sözlerdir. Sizin tebliğ ettiğiniz (bildirdiğiniz) şeyler, midemizi bulandırıyor. Siz bu sözlerle hastalığımızı yüzlerce defa artırıyor, akla ilâç olarak afyon veriyorsunuz.”



                1. Ders: İşlenen Günahlar, Kalbin Mânevî Hayatını Etkiler

                İşlenen günahlar, kalbin manevi sağlığını etkiler. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsan bir günah işlediği zaman, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Günahından tevbe edip uzaklaşırsa, siyah nokta silinir. Eğer tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah noktalar kalbi istila edip karartır. Yüce Allah’ın Kur’an’da “Hayır, onların yaptıkları şeyler, kalplerini paslandırmıştır.” (81/Mutaffifin suresi, 14) ayetinde bahsedilen budur.” (İbn Mace, Zühd 29)

                Kalbi günah ile kararan bir insan, dinî ve manevî konulardan ve Allah'ı zikredişten rahatsız olur.

                Hikmetli Kur'an'da konuya şöyle dikkat çekilmektedir:

                “Sadece Allah anıldığı zaman, ahirete inanmayanların kalbi öfkeyle kabarır. Oysa Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen sevince kapılırlar.” (39/Zümer suresi, 45)

                Yine Hikmetli Kur'an'da, peygamberlerin tebliğ ve davetleri karşısında “(müşrikler) parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, direndiler” (71/Nuh suresi, 7) denilmektedir. Kalbi küfür, şirk ve günah ile kararmışların dine tepkisi işte böyledir.

                Diğer taraftan müminler ise “öyle kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer…” (22/Hac suresi, 35)

                Şeyh Sadi-i Şirazî'nin kaydettiği şu hikaye de aynı konuya bir başka örnektir:

                "Bülbülü karga ile aynı kafes içine koymuşlar. Zavallı bülbül, karganın bed sesinden muzdarip olmuş. Fakat işin garibi şu ki, bülbül karganın sesinden bir defa âh ediyorsa, karga on defa daha fazla şikayetçiymiş."

                Dolayısıyla şöyle de denilebilir: Güzelin çirkine tahammülü, çirkinin güzele tahammülünden daha kolaydır.



                2. Ders: Sosyal Çevre, Kişinin Dini Hayatını Etkiler

                Bir insanın dinî ve manevî konulara vereceği tepkide arkadaş çevresinin de büyük etkisi vardır.

                Peygamber Efendimiz (sav), arkadaş çevresinin etkisini şu benzetme ile açıklamıştır: “İyi ve kötü arkadaşın hali, güzel koku satanla körük çekenin haline benzer: Misk satan, ya sana güzel kokusundan bir miktar meccanen verir ya sen satın alırsın, ya da (hiç değilse onunla beraber olduğun sürece) güzel koku koklamış olursun. Körük çeken kimse ise, ya elbiseni yakar ya da (en azından) körüğün kötü kokusundan rahatsız olursun.” (Buhârî, Zebâih 31, Büyû’ 38; Müslim, Birr 146. Hadis için bkz. Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihin, hadis nu: 364)

                Peygamberimizin aynı konudaki diğer bir hadis-i şerifi ise şöyledir:

                “İnsan, dostunun yaşayış tarzından etkilenir. O halde her biriniz dost edineceği kişiye dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb 16; Tirmizi, Zühd 45)

                Atasözlerinde de arkadaş çevresinin etkisi vurgulanmıştır:

                “Körle yatan şaşı kalkar.”

                “İtle yatan, bitle kalkar.”

                "Üzüm üzüme baka baka kararır."

                DİPNOTLAR

                (1) Attar (veya Aktar): Güzel kokulu şeyler satan kimse, baharatçı. Baharat, ev ilaçları, iğne, iplik, tütün, kâğıt gibi ufak tefek şeyler satan kimse. Bu cins ufak tefek şeylerin satıldığı dükkân.
                (2) "Lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil-aliyyil azim" cümlesinin kısaltılmışı ki, "Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Güçlü olan Allah'tadır" meâlinde olup, bir belâ ve tehlike esnasında veya sabrın tükendiğini açıklamak için söylenir.

                (3) Arapçada “debbağ”, hayvan postunu işleyen kimseye denir. Debbağlık, dericilik demektir. Debbağ kelimesi zaman içerisinde “Dabak”, sonra “Tabak”, Debbağ (Arapça) + hane (Farsça) kelimesi ise “Dabakhane”, “Tabakhane” olmuştur.

                Eski zamanlarda, ham deri, kıllardan, et ve yağ tabakalarından temizlendikten sonra, o deriyi en iyi bir şekilde, sıcak köpek pisliğindeki kimyasal enzimler kıl köklerinden arındırır ve parlatırmış. Bu yüzden debbağlar işleri gereği devamlı surette köpek pisliği kullanırlarmış.

                (4) Kur’ân-ı Kerim’de, Nur Suresi’nin 26. ayetinde geçmektedir.

                (5) Kur’ân-ı Kerim’de, Yasin Suresi’nin 18. ayetinde geçmektedir.

                Yorum


                • #9
                  Bir saka[1] vardı, bir desırtı mihnetten çember gibi iki büklüm olmuş eşeği. Sırtında, ağır yükten açılmış yüzlerce yara vardı. Ölüm gününe âdeta âşıktı, ölümünü arayıp duruyordu. Arpa nerde, kuru otu bile bulamıyor, onunla bile karnını doyuramıyordu. Bir yandan sırtında yara vardı, bir yandan da sahibi demir bir şişle onu nodullayıp[2] duruyordu.

                  İmrahor[3], onu görüp acıdı. Eşeğin sahibiyle dostluğu vardı. Ona selâm verdi, “Bu eşek neden böyle dal harfi gibi iki büklüm olmuş?” diye sordu.

                  Adam, “Benim yoksulluğum, benim kusurum yüzünden, bu ağzı dili bağlı mahlûk yiyecek saman bile bulamıyor” dedi.

                  İmrahor dedi ki;“Sen birkaç günlüğüne onu bana ver de padişahın ahırında kalıp beslensin, kuvvetlensin”.

                  Adam, eşeği o merhametli kişiye verdi. O da onu padişahın ahırına bağladı. Eşek, her yanda tavlı, semiz, güzel ve taze Arap atlarını gördü. Ayak bastıkları yerler süpürülmüş, sulanmıştı. Saman da tam vaktinde geliyordu, arpa da. Atların tımarını da görünce, başını göğe kaldırdı da dedi ki; “Ey yüce Allah’ım! Diyelim ki ben bir eşeğim, ama senin mahlûkun değil miyim? Neden böyle perişanım, neden sırtım yaralı, neden zayıfım? Geceleri sırtımın acısından, karnımın açlığından her an ölümümü istiyorum. Bu atların hâlleri ise böyle mükemmel, gıdaları yerinde. Peki, neden azap ve belâ yalnız bana mahsus?”.

                  Derken, ansızın savaş koptu. Arap atlarına eğerler vurulup savaşa sürdüler. Onlar, düşmandan oklar yediler. Her yanlarına temrenler[4] saplandı. Savaştan geri dönebilenlerin hepsi de perişan bir hâlde ahıra düştüler. Ayakları sağlam iplerle mükemmel bağlandı. Nalbantlar sıra sıra dizildi. Hançerlerle atların bedenlerini yarıyor, yaralardan temrenleri çıkarıyorlardı.

                  Eşek bunları görünce dedi ki; “Ya Rabbi! Ben yoksulluğuma ve sağlığa razıyım. O güzel gıdaları da istemem, o çirkin yaraları da. Afiyet dileyen, dünyayı terk eder”.



                  AÇIKLAMALAR



                  1. Ders: Dünya Hayatı İmtihan Yeri



                  Dünya hayatı, bir imtihan alanıdır. Karşılaşılan nimetler de musibetler de, iyilikler de kötülükler de birer imtihandır. Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'ında şöyle buyurmaktadır: "Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, Ancak bize döndürüleceksiniz." (21/Enbiya suresi, 35. ayet)

                  Hz. Mevlana, "Her nimetin bir gamı vardır" sözü ile hikayeye giriş yapmıştır. Sahip olunan her nimetin gamı, her dünyalığın (mal, makam, mevki vs.) külfeti, mihneti ve imtihanları vardır. Sahip olunacak nimet, beraberinde imtihan olmayı getirir. Fakirlik ve zenginlik, Allah'ın iki imtihan vâsıtasıdır; bunlarla kullarını şükür ve sabır hususlarında imtihan etmektedir.

                  Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevindirici bir hal isabet ederse, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)



                  2. Ders: Belaya Sabretmek



                  Dünya hayatındaki imtihanlar karşısında müminin sabretmesi gerekir. Sabır, mümin kişinin günahlarının dökülmesine vesiledir. Sabır aynı zamanda, altının ateş içerisinde saf hale gelmesi gibi, mümini saf, kaliteli hale dönüştürür. Yüce Allah buyurur:

                  “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır.” (2/Bakara, 155-157)

                  Peygamberimiz (sav) sabır hususunda şöyle buyurmuştur:

                  "Hiç kimseye, sabırdan daha değerli ve daha büyük bir iyilik verilmemiştir." (Buhari, Rikak 20; Müslim, Zekat 124)

                  “Allah, hayrını dilediği kişiyi sıkıntıya sokar.” (Buhârî, Merdâ 1. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 40)
                  “Yorgunluk, sürekli hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan, ayağına batan dikene varıncaya kadar müslümanın başına gelen her şeyi, Allah, onun hatalarını bağışlamaya vesile kılar.” (Buhârî, Merdâ 1, 3; Müslim, Birr 49. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 38)
                  “… Allah, ayağına batan bir diken veya başına gelen daha büyük bir sıkıntıdan dolayı müslümanın günahlarını bağışlar. O müslümanın günahları ağaç yaprakları gibi dökülür” buyurdu.” (Buhârî, Merdâ 3, 13, 16; Müslim, Birr 45. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 39)
                  “Allah, iyiliğini dilediği kulunun cezasını dünyada verir. Fenalığını dilediği kulunun cezasını da, kıyamet günü günahını yüklenip gelsin diye, dünyada vermez.” (Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)
                  “Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allah, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse Allah ondan hoşnut olur. Kim de rızâ göstermezse, Allahın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd 57. Ayrıca bk. İbnî Mâce, Fiten 23. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 44)



                  3. Ders: Allah'ı Şikayet Etmemek



                  Eşek, halini ve şikayetini Allah'a arz etmiştir. Başa gelen bela ve musibetler sebebiyle kişinin durumunu “Allah’a şikayet etmesi” başka, “Allah’ı (başkalarına) şikayetetmesi” başkadır. İlki mazur görülebilir, caizdir; ikincisi ise Allah'a bir tür isyandır.

                  Eşeğin niyazı sebebiyle Allah ona işin hakikatini, niçin öylesi bir yaşantıya sahip olduğunun hikmetini kendisine müşahede ettirmiş, böylece eşek halini "Allah'a şikayet"ten, "Allah'a şükre" yöneltmiştir.

                  Nitekim Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: "Kime bir geçim darlığı gelir de o kimse bu geçim darlığını insanlara arz edip kapatmaya çalışırsa, o kimsenin ihtiyacı kapatılmaz. Kime de bir geçim darlığı gelir de bu sıkıntısını Allah’a arz ederse, Allah er veya geç ona yardım eder.” (Tirmizi, Zühd 18, hadis nu: 2326. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, hadis nu: 1645; Ahmed, Müsned, I, 407, 442)


                  4. Ders: Nimete Şükretmek



                  Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.
                  Şükür, nimeti artırır. Yüce Allah şöyle buyurur:

                  “Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir!” (14/İbrahim suresi, 7. ayet)
                  “Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” (31/Lokman suresi, 12. ayet)



                  5. Ders: Sabrı ve Şükrü Sağlayan Bakış Açısına Sahip Olmak



                  Yüce Allah, zikir-şükür-sabır-namaz-İlahi yardım arasındaki bağantıyı şu ayette açıklamaktadır:

                  “Öyle ise siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” (2/Bakara suresi, 152-153. ayetler)
                  Müminin hayatı sabır ile şükür arasında cereyan eder. Peygamber Efendimiz konuyu şöyle açıklamıştır: “Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd 64. Riyazu's-Salihin, hadis nu: 28)

                  Kişi, üzerindeki Allah'ın ihsan ettiği nimetlerin farkına varmak, şükretmek, nankörlük etmemek için, dünyalık açısından kendinden yukarıdakilere değil, aşağıdakilere bakmalıdır. Çünkü yukarıdakilere bakış; hırs, haset, isyan ve nankörlüğe yol açar. Aşağıdakilere bakış ise; sabır, şükür ve yardımseverliğe vesile olur.

                  Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “(Dünyalık bakımından) kendinizden aşağı olana bakınız. Sizden üstün olanlara bakmayınız. Elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun olanı budur.” (Buhari, Rikak 30; Müslim, Zühd 8)

                  “İki haslet vardır. Bunlar kimde bulunursa, Allah onu şükredenler ve sabredenler arasına yazar: Din hususunda kendinden üstün olana bakıp ona uymak, dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamd etmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de din konusunda kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemeyeceğine üzülürse Allah onu şükreden ve sabreden olarak yazmaz.” (Tirmizi, Kıyamet 59)



                  6. Ders: Rıza Makamı



                  Kişi eğer mümin ise ve Allah'a açıkça isyanı yoksa, içinde bulunduğu durum kötü gibi de görünce, bu durumu Allah'ın iyiye, hayra tebdil etmesi, hayra vesile kılması umulur. Nitekim Yüce Allah, Hikmetli Kur'an'da şöyle açıklar: “Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (2/Bakara suresi, 216. ayet)

                  Allah, mümin kulunun hayrını diler. Kul, zahire baktığında bu hayrı göremese de başa gelenin hakikatinde, kulun hayrının murad edilişi vardır. Peygamberimizin naklettiği kudsi hadiste Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Kullarımdan öyleleri vardır ki onun îmânını ancak fakîrlik ıslah eder. Eğer onu zengin kılsaydım, bu zenginlik onları ifsâd edecekti. Yine kullarımdan öyleleri de vardır ki onun îmânını ancak zenginlik ıslah eder. Eğer onları fakîr kılsaydım, bu (fakîrlik) onun îmânını ifsâd edecekti.” (Haris Muhasibi, Risaletü'l-müsterşidin; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 318; Beyhakî, el-Esma ve’s-sıfat, II, 251-252; İbn Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-evliya, s. 28) Bu durum hastalık ve sıhhat için de böyledir.

                  Tasavvufta, "rıza" makamı, kulun Allah'tan, kaderinden razı olması halidir. Genelde rıza, hüküm ve kazaya itirazda bulunmamayı ifade eder. "Kahrın da hoş, lutfun da hoş" sözü bu makamda dile gelir. Ancak bazı durumlarda, kazaya rıza gerekmez. Mesela ortaya şekavet (kötülük ve günah işlemek) gibi bir kaza çıkarsa, buna razı olmak icabetmez; bilakis, razı olmamak, boyun eğmemek gerekir.

                  Rıza makamına ulaşmak kolay değildir. Ham bir mümin kuldan rıza makamına has davranışlar ve yaklaşımlar beklemek isabetli olmaz. Bu makama ulaşmak, bir mürşid-i kamilin nezaretinde manevi terbiyeden geçmeye bağlıdır. Her mü’min bu yolda gayret göstermelidir.

                  Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.






                  --------------------------------------------------------------------------------
                  [1] Saka: Ücretle su taşıyan, su taşıyarak geçimini sağlayan kimse. “Saka beygiri” deyimi, çok uğraşıp didinen ve yorulan kimseleri tarif için söylenir.
                  [2] Nodullamak (modullamak): Ucunda sivri demir bulunan bir değnek (üvendire) ile hizmet hayvanını dürtmek. (mec.) Sertçe ikaz etmek.
                  [3] İmrahor (Emir-i ahur): Padişahın ahır âmiri.
                  [4] Temren: Mızrak, ok vb. şeylerin ucunda bulunan batıcı/delici sivri parça.

                  Yorum


                  • #10
                    yemin ederim o gözlüklü yüzleri ben koymadım.

                    Yorum


                    • #11
                      Bismillahirrahmanirrahim. Rabbi temmim bi’l-hayr.

                      (Rahman ve Rahim Allah’ın adı ile başlarım. Ya Rabbi, hayırla neticelendir.)



                      1. BÖLÜM



                      Peygamber (as) şöyle dedi: “Âlimlerin kötüsü, yöneticileri ziyaret edenler; yöneticilerin hayırlısı ise âlimleri ziyaret edenlerdir. Fakirin kapısına kadar gelen yönetici ne güzel yöneticidir; yöneticinin kapısına kadar giden fakir ise ne fena fakirdir.” (bkz. Münavî, Feyzu'l-kadir, II, 407, hadis nu: 2161)

                      Halk, bu hadis-i şerifin zâhirini (dış anlamını) almış; bir âlimin, âlimlerin kötülerinden olmaması için, yöneticilerin huzuruna gitmemesi gerektiğini anlamıştır. Hâlbuki hadîsin anlamı, onların zannettiği gibi değildir. Asıl anlam şudur:

                      Âlimlerin kötüsü, yöneticilerden yardım gören ve yöneticiler sayesinde durumunu düzelten, kuvvet elde edendir. O, ‘yöneticiler bana ihsanlarda bulunur, saygı gösterir, bana mevki ve makam verirler’ hesabıyla ve onların korkusu ile ilimle meşgul olmuştur. O, yöneticiler yüzünden ıslah olmuş, işi düzene girmiş, cahilken bilgi sahibine dönüşmüştür. Âlim olunca da yöneticilerin siyaseti ve cezalandırması korkusuyla edebli (itaatkar ve uyumlu) bir insan olur. Bütün durumlarda ister-istemez bu yola uygun hareket eder. İşte bu yüzdendir ki, görünüşte ister yönetici onun ziyaretine gelsin, isterse o yöneticiyi ziyarete gitsin, aslında ziyaret eden o âlimdir, ziyaret edilen ise yöneticidir.

                      Fakat bir âlim, yöneticiler vasıtasıyla bilgiye sahip olmamışsa; başlangıçta da sonunda da (süreç boyunca) ilmi Allah için elde etmişse o başka… Onun tuttuğu yol ve göstermiş olduğu faaliyet doğrudur, sevaplıdır. Balık nasıl ki sudan başka bir yerde yaşayamazsa, elinden başka bir şey gelmezse, bu âlim kişinin de yolu-yordamı, ancak doğru yola gitmektir. Bu, onun kendi tabiatından kaynaklanır. Böylesi bir âlimini hareketlerini kontrol eden ve yönlendiren akıldır. Yaşadığı dönemde, bilsinler-bilmesinler, herkes onun heybetinden (otoritesinden) çekinir; onun ışığından ve yansımasından yardım görür. İşte böylesi bir âlim, yöneticinin huzuruna gitse bile, gerçekte ziyaret eden yöneticidir, ziyaret edilen ise o âlimin kendisidir. Çünkü her halükârda yönetici ondan istifade eder, yardım görür; âlimin ise yöneticiye ihtiyacı yoktur. O âlim, güneş gibi her yana ışık saçar; işi-gücü her şeye, herkese bağıştır, ihsandır. Güneş gibi taşları lâ'l, yakut, inci, mercan haline getirir; terkibi toprak olan dağları altın, gümüş, bakır ve demir madeni yapar; toprakları yeşertir, tazeleştirir; ağaçlara çeşit-çeşit meyveler bağışlar. Güneş gibi onun da işi, sanatı vermektir, bağışlamaktır. Verir de almaz. Hani Araplarda söylene gelen bir darb-ı mesel vardır; “Biz vermeyi öğrendik, almayı öğrenmedik” derler; onun gibi. Hâsılı, böylesi âlimler (aslından) ziyaret edilenlerdir, yöneticiler ise ziyaret edenlerdir.



                      AÇIKLAMA



                      Âlimler, peygamberlerin vârisleridir, mirasçılarıdır. Peygamberlerin olmadığı çağlarda dini bilginin kaynağı, dine uygun bir hayatın örneği âlimlerdir. İnsanlar inanç, ibadet, ahlak, hukuk ve siyasette doğru ve yanlışı onlardan öğrenirler. Âlimler bozulursa, dinî hakikatleri bireysel çıkarlarına veya yöneticilerin siyasetine esir ve kurban ederlerse din bozulur. Nitekim Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki bozulma, din adamlarının izledikleri siyaset sebebiyle olmuştur.

                      İlim adamlarının yöneticilerle ilişkisinin nasıl olması gerektiğini açıklayan Hz. Mevlânâ’ya göre; yöneticilerin memuru gibi, onların siyaset ve emirleri doğrultusunda bilgi üreten, bilgiyi kullanan ve halkı yönlendiren bir ilim adamı olmamak gerekir. Gerçek âlim, yöneticileri etkileyen ve yönlendiren kişidir. İlmî hakikatleri siyasete esir etmedikten; etkileyen ve yönlendiren olduktan sonra bir âlimin yöneticileri ziyaret etmesinde, onunla buluşup görüşmesinde mahzur yoktur.

                      Fîhi Mâ Fîh’teki bu ilk bölüm, Hz. Mevlânâ’nın, yaşadığı zamandaki yöneticilerle ilişkisini doğru anlamak bakımından da son derece önem arzetmektedir.

                      Yorum


                      • #12
                        FÎHİ MÂ FÎH'TEKİ HADÎS-İ ŞERİFLER



                        Hz. Mevlânâ'nın Fîhi Mâ Fîh adlı eseri içinde, Peygamber Efendimizin şu sözleri bulunmaktadır:

                        “Âlimlerin kötüsü, emirleri (yöneticilerini, makam ve mevki sahiplerini, menfaat temin etmek için) ziyaret edendir. Yöneticilerin hayırlısı ise âlimleri (istişare etmek, nasihatlerini dinlemek için) ziyaret edendir. Fakirin kapısına kadar gelen (onun ihtiyacıyla ilgilenen) yönetici ne güzel yöneticidir. Yöneticilerin kapısına kadar gelen (ona yalvarıp dilenen) fakir ise ne fena fakirdir.”[1]

                        “(Allah’ım!) Bana eşyayı olduğu gibi göster.”[2]
                        “Allah, zalimlere yardım eden kimseye o zalimi musallat eder.”[3]

                        “Ölmeden önce ölünüz.”[4]

                        “(Sabah kılınacak) iki rekât namaz, dünyadan ve dünyadakilerden hayırlıdır.”[5]

                        “Mümin, müminin aynasıdır.”[6]

                        Kudsî bir hadîse göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “(Ey habibim Muhammed!) Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri (gökleri) yaratmazdım.”[7]

                        “Dünya, âhiretin tarlasıdır.”[8]

                        Kudsî bir hadîse göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ben kulumun zannının indindeyim (Kulum beni nasıl sanırsa öyleyim).”[9]

                        “Müftüler sana fetva verseler bile sen asıl fetvayı kalbinden al.”[10]

                        Peygamber Efendimiz, ashabı ile birlikte bir muharebeden dönüşlerinde buyurdu ki: “Biz, küçük cihattan büyük cihada (nefsin kötü arzularıyla cihada) döndük.”[11]

                        “Gece uzundur; onu uykunla kısaltma. Gündüz ışıktır, aydınlıktır, onu günahlarınla karartma.”[12]

                        “İslâmiyet’te ruhbaniyet yoktur; cemaat rahmettir.”[13]

                        “Hikmeti ehli olmayana vermeyin. Bunu yaparsanız o hikmete zulmetmiş olursunuz. Onu ehlinden de men etmeyin, esirgemeyin. Çünkü o zaman da ehline zulmetmiş olursunuz.”[14]

                        “Kimin aklı şehvetine galipse, o, meleklerden daha üstündür. Kimin de şehveti aklına galipse, o, hayvanlardan daha aşağıdır.”[15]

                        Kudsî bir hadîse göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ben gizli bir hazine idim; bilinip tanınmayı sevdim-istedim(mahlûkatı yarattım).”[16]

                        Yorum


                        • #13
                          Belki işitmişsindir:[1] Hindistan’da arif bir adam, dostlarından birkaç kişinin uzak bir yolculuktan aç ve çıplak bir hâlde geldiklerini gördü. İrfandan kaynaklanan merhameti ve sevgisi coştu; onları güler yüzle karşılayıp hoşça bir eda ile selam verdi. Dedi ki; “Biliyorum, mideniz bomboş, çok açsınız. Açlıktan âdeta Kerbelâ’ya düşmüş, bu yüzden zahmetlere, sıkıntılara uğramışsınız. Fakat ne olursa olsun dostlar, Allah aşkına olsun, sakın fil yavrusu yemeyin. Şimdi gideceğiniz yolun üzerinde fil yavruları var. Öğüdümü candan, gönülden dinleyin de fil yavrusuna dokunmayın. Onları avlamak gönlünüze pek hoş gelir. Çünkü onlar çok körpe, latif ve semizdir. Fakat anaları pusuya yatmış, onları gözetmektedir. Her ana gibi, ana fil de yavrusuna çok düşkündür. Gereğince yavrusunun arkasına düşer, ağlayıp inleyerek yüz fersah yol alır. Âdeta hortumundan ateşler saçar, dumanlar savurur. Yavrusuna merhameti çoktur. Sakın ha yavrusunu avlamayın”.

                          Sonra nasihatçi sözlerini şöyle sürdürdü; “Bu nasihatimi tutun da gönlünüz, canınız belâlara düşmesin. Bitki ve yapraklarla yetinin de fil yavrularını avlamaya varmayın. Ben vazifemi yaptım, nasihat verme borcumu ödedim. Nasihate uyanın sonu ancak selamettir. Ben sizi pişmanlıktan kurtarmak için elçiliğimi yaptım ve aldığım haberleri size tebliğ ettim (ulaştırdım). Kendinize gelin, sakın açgözlülük yolunuzu kesmesin, yiyecek hırsı sizi kökünüzden koparmasın”. Bunları söyledikten sonra da, “Allah hayırlar versin” diyerek onları uğurladı, gitti.

                          Onlar, yolda kıtlığa düştüler, susuzlukları artıkça arttı. Ansızın yolda yeni doğmuş, semiz bir fil yavrusu gördüler. Sarhoş kurtlar gibi başına üşüştüler. Onu kestiler, pişirdiler, tamamıyla yiyip ellerini yıkadılar.

                          Yol arkadaşlarından birisi, fil yavrusunun etinden yemedi. Onlara da yememeleri için öğüt verdi. Çünkü yolda kendilerine öğüt veren kişinin sözleri hatırındaydı. O söz, adamın o fili kebap edip yemesine engel oldu. Fil yavrusunu yiyenlerin hepsi yattılar, uyudular. O aç adam ise, sürüyü bekleyen çoban gibi uyanıktı. O, birdenbire kızgın, korkunç bir filin geldiğini gördü. Fil, önce o uyumayan adama gelip çattı. Onun ağzını üç kere kokladı, fakat ağzından hiçbir kötü koku gelmedi. Birkaç kere etrafında dönüp dolaştı, sonra gitti. O iri fil, adama hiç dokunmadı. Sonra uyuyanların hepsinin ağızlarını kokladı; hepsinden de yavrusunun kokusunu alınca hemen onları birer birer öldürdü. Onlardan hiç ürkmüyor, korkmuyordu. Yavrusunun intikamını almak için onların her birini havaya kaldırıp yere vurarak parçaladı.



                          AÇIKLAMALAR





                          1- Dünya Hayatı İmtihanlarla Doludur

                          Dünya hayatı, imtihanlarla doludur. Neye ne derece inandığımız, değer verdiğimiz, imtihanlarla ortaya çıkar. Âhiretteki akıbetimizi, dünyada karşılaşacağımız imtihanları, Rabbimizi razı edecek davranışlar sergileyerek biz tayin ederiz. İmtihanlar karşısında sabırlı olmanın önemine Kur’an’da şöyle dikkat çekilir: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma ile deneriz. (Ey Peygamber!) Sabredenleri müjdele!” (2/Bakara sûresi, 155. ayet)

                          2- Velîlerin Öğütlerine Uymak
                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir: “Velilerin öğütlerini canla başla dinle! Dinle de, üzüntüden, korkudan kurtul, manevi rahata kavuş, eminliğe eriş!”

                          3- Gıybet Etmemek

                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir:

                          “Fil, yavrusunu kim kebap edip yemişse, bularak intikam almak, kuvvetini göstermek için onların her birinin ağızlarını koklar, hepsinin midelerinin etrafında dönüp dolaşır. Sen de Hakk’ın kullarının etlerini yemekte, onları çekiştirip günah kazanmaktasın. Kendinize gelin! Sizin ağzınızı koklayan da Allah’tır. Doğru olandan başkası, canını nasıl kurtarabilir?”

                          Peygamberimiz (sav) bir gün ashabına şöyle sordu: “Gıybet nedir, bilir misiniz?” Ashabı, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dediler. Hz. Peygamber, “Gıybet, onun bulunmadığı bir ortamda, bir kardeşinden, duyduğunda hoşlanmayacağı şekilde bahsetmendir” buyurdu. “Söylenen ayıp eğer o kardeşimde varsa, ne dersiniz?" diye soruldu. Peygamberimiz, "Eğer söylediğin şey onda varsa gıybet ettin; yoksa o zaman ona iftira ettin demektir” buyurdu. (Müslim, Birr 70. Nevevî, Riyazü’s-salihin, hadis nu: 1526)

                          Gıybetin günah oluşu ve çirkinliği hakkında Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! … Biriniz diğerinizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah'tan korkun...” (49/Hucurat suresi, 12. âyet)



                          Peygamberimiz, gıybet hakkında ayrıca şunları bildirmiştir:

                          “Din kardeşinin yüzüne karşı söylemediğin şeyi ardından söylemen gıybettir.” (Suyuti, Camiu's-sağir, hadis nu: 7972)

                          “Kim ki yanında Müslüman kardeşinin gıybeti yapıldığı halde, gücü yeterken kardeşine yardım etmezse, Allah onu dünya ve ahirette zelil kılar” (Suyutî, Camiu's-sağir, hadis nu: 8489) Bu hadîse göre, gıybeti dinleyen de sorumludur. Yanında gıybet yapıldığı halde tavır almayıp kardeşinin onurunu korumayan kişi korkutulmaktadır.

                          Peygamber Efendimiz (sav) bir gün Müslümanlara oruç tutmalarını emretti ve: "Ben izin vermeden hiç kimse iftar etmesin" buyurdu. Müslümanlar o günü oruçlu geçirdiler. Akşama yakın birer ikişer gelerek, iftar edebilmek için Peygamberimizden izin istemeye başladılar. Rasulullah da onlara izin verdi. Bu arada birisi gelerek: "Ey Allah'ın Rasulü! Yakınlarımdan iki genç kız da bugün oruç tuttular. Ancak senden izin istemeye utanıyorlar. İzin verin de iftar etsinler" dedi. Efendimiz yüzünü çevirip cevap vermedi. Adam sözünü dört kez tekrarlayınca, Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Onlar oruç tutmadılar. Bütün gün halkın etlerini yiyen bir kimse nasıl oruçlu olabilir ki? Git, onlara söyle: Eğer gerçekten oruç tutup tutmadıklarını öğrenmek istiyorlarsa kussunlar!" buyurdu. Adam olanları genç kızlara anlattı. Onlar da kustular. Ağızlarından, pıhtılaşmış kan parçaları geldi. Adam geri gerip durumu Hz. Peygamber'e anlattı. O da şöyle buyurdu: "Bu iki genç kız Allah'ın kendilerine helal kıldığı şeyleri yemeyerek oruç tuttular; fakat Allah'ın haram kıldığı bir şey ile iftar ettiler. Bir araya gelerek onun bunun gıybetini yapıp etlerini yediler." (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, trc. Ali Arslan, Cilt 2, s. 450)

                          Bazı insanlardan, olumsuz bir şekilde de olsa bahsedilmesi gıybet sayılmamıştır. Peygamberimiz şöyle bildirmiştir:

                          “Üç grup vardır ki gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan, zalim idareci ve dinde olmayanı dine sokan bid’atçı.” (Suyuti, Camiu’s-sağîr, hadis nu: 3516)

                          “Haya örtüsünü atan kimsenin arkasından konuşmak gıybet değildir.” (Suyutî, Câmiu’s-sağîr, hadis nu: 8525)

                          “Ne fâsık, ne de günahı açıktan işleyen kimse için söylenen gıybet sayılmaz...” (Müslim, Zühd 52)

                          4- Velîlerin Gıybetini Kesinlikle Yapmamak
                          Gıybeti edilen zât, bir Allah dostu (velisi) olunca, tehlike daha da büyüktür. Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir: “Ey oğul! Ortada olsun ya da olmasın, evliya da Hakk’ın çocukları gibidir. Onlar ortada olsun olmasın, Allah onların mallarını ve canlarını korur, onların durumundan haberdardır. Sakın onların noksanlarını bulup da aleyhlerine gıybet etme. Çünkü onların öcünü Allah alır.”

                          Bir kudsî hadiste Peygamberimiz şöyle bildirmiştir: “Allah Teâlâ buyurdu ki: Kim benim velime düşmanlık ederse, ona harb ilan ederim…” (Buhari, Rikak 38. Nevevi, Kırk Hadis, hadis nu: 38)


                          5- Devlet Yöneticileri Halkın Malını Sömürmemeli

                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir:

                          "Ey halkın kanını emen zâlim! Bu işten vazgeç, halkın kanı seni savaşa düşürmesin, senden intikam almasın. Bil ki halkın malı, onların kanı gibidir. Çünkü mal güçle, kuvvetle, çalışmayla ele geçer. O fil yavrularının anaları kan güder, fil yavrusu yiyenden öç alır, öldürür."

                          Hz. Mevlânâ’nın bu ifadesinden; halkın malını haksızlık ve zulümle alan, ele geçiren yönetimlerin, halk isyanları ve kanlı ihtilallerle devrileceği anlaşılmaktadır.

                          6- Rüşvet Yememek

                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir:

                          “Ey rüşvet alan kişi! Sen, fil yavrusu yemektesin. Sana düşman olan fil, kökünü kazır, seni mahveder. Ağzındaki haram lokma kokusu, hileciyi rezil eder. Çünkü fil, yavrusunun kokusunu bilir.”

                          Rüşvet hakkında Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurur: “Birbirinizin mallarını, aranızda (kumar, sahtekârlık, hırsızlık, gasp, rüşvet gibi) bâtıl sebeplerle yemeyin! İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günaha girerek yemek için onları yetkililere (rüşvet olarak) vermeyin.” (2/Bakara sûresi, 188. ayet)

                          Peygamberimiz de şöyle bildirmiştir: “Rüşvet alana, verene ve bunlar arasında rüşvete vasıta olana da Allah lanet etsin.” (Tirmizî, Ahkâm 9; Ebu Dâvud, Akdiye 4) “Rüşvet alan da, veren de Cehennemdedir.” (Suyutî, Câmiu’s-sağir, hadis nu: 4490)

                          7- Kul Hakkı ve Haram Yemenin İki Sebebi

                          İnsanı haram yemeye ve günaha sürükleyici iki kötü ahlak olan “Açgözlülük” ve “Hırs”a dikkat çekilmektedir.

                          Peygamberimiz şöyle demiştir: “Üç haslet vardır ki helak edicidir: Açgözlülük, nefsî arzulara uyma ve kişinin kendisini beğenmesi.” (Beyhaki, Şüabü’l-iman, hadis nu: 745)

                          "Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî, Zühd, 43)
                          8- Şeytan Günahı Nefse Normal ve Cazip Gösterir

                          Yüce Allah, Hikmetli Kur’an’da şeytanın hilelerini şöyle açıklamıştır:

                          “Şeytan onlara yaptıklarını süslemiştir. Böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştur. Bundan dolayı onlar hidayet bulmuyorlar.” (27/Neml sûresi, 24. âyet)

                          “Onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici (süslü) gösterdi.” (6/En'am sûresi, 43. âyet)

                          Peygamber Efendimiz de nefsin hoşnutluğunu gözetip, arzuların peşinden gitmenin kişiyi helake sürükleyeceğini belirtmiştir: “Cennete giden yol, nefsin hoşuna gitmeyen (fedakârlık, zorluklar, imtihanlarla) doludur. Cehenneme giden yol ise, nefsin hoşuna giden (haram) şeylerle doludur.” (Müslim, Cennet 1; Ebu Davud, Sünnet 22; Tirmizi, Cennet 21)


                          9- İşlenen Günahlar Bu Dünyada Cezasız Kalmaz

                          Yüce Allah şöyle buyurur: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. Allah ise günahların birçoğunu bağışlıyor" (42/Şura sûresi, 30. âyet)

                          10- Kötü Ahlak, Duayı Allah'a Yükseltmez

                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir:

                          “Bizim ağzımızdaki iyi kokular da kötü kokular da göklere yükselmektedir. Ey gafil! Sen uyuyup duruyorsun, fakat yediğin veya işlediğin bir haramın kokusu, şu yeşil renkli gökyüzüne yükselir durur. Senin çirkin, kötü nefeslerinle birlikte o haram kokusu göklere yükselir. Gökyüzünde o kokuları kontrol etmekle görevlendirilmiş olan meleklere kadar gider. Kibir, hırs, açgözlülük kokusu, söz söylerken soğan gibi kokar. Yemin eder de, “Ben onları ne zaman yedim? Soğandan da çekinmekteyim, sarımsaktan da” dersen, o yalan yemini ederken nefesin gammazlık yapar. Kokusu, seninle beraber oturanların dimağına vurur (canı pak olanlara yansır). O koku yüzünden dualar reddedilir. O eğri kalp, sözle kendisini gösterir. O duaya “Sesinizi kesin” cevabı gelir. Her azgının cezası, onu reddedip kovan sopadır. Fakat sözün eğri, özün/manan doğru olursa, o kelime eğriliği Allah’a makbuldür.”


                          Yüce Allah, Kur’an’da şöyle açıklamıştır: “…O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır…” (35/Fatır sûresi, 10. âyet)


                          Bazı arifler diyorlar ki: Her bir huyun, her bir hareketin, her bir amelin kendine has manevi bir kokusu vardır. Bu kokuları bazı melekler kontrolden geçirirler. İbn Ömer (ra)’tan rivayetle Peygamberimiz şöyle bildirmiştir: “Bir kul yalan söylediğinde, söylediği yalanın meydana getirdiği fena kokudan dolayı melek kendisinden bir mil uzaklaşır.” (Tirmizi, Birr 46)

                          Âriflere açıklamasına göre; melekler, inandığını yaşayan, iyi insan, tam Müslüman olan kişinin duasını Hakk’ın dergahına ulaştırırlarmış. Aksine, kötü huylu insanların niyazlarını geri çevirirlermiş. Kötü huylar, günahlar yüzünden duaların yukarılara çıkmasına, Hakk’a ulaşmasına engel olurlarmış. Yedi kat göğün her birinde, bu vazife ile vazifelendirilmiş özel melekler bulunurmuş. Bu vazifeli melekler, şu yedi kötü huyun sahiplerinin dualarının ilâhî dergaha yükselmesine mani olurmuş: Birinci kat gökte bulunan vazifeli melekler, dua eden kişi “hilekar” ise, duasının kokusundan anlar ve geri çevirirlermiş. İkinci katta “riya”, üçüncü katta “kin ve nefret”, dördüncü katta “kibir”, beşinci katta “hased”, altıncı katta “merhametsizlik”, yedinci katta “hırs” sahibi kişinin duasının yücelere yükselmesine engel olunurmuş. (Şefik Can, Mesnevi Hikayeleri, s. 193, dipnot: 188)


                          11- Bazı Günahlar Kabirdeki Sorguda Meleklerden Gizlenemez

                          Hz. Mevlana, hikâyeyi açıklama bağlamında şöyle demiştir:

                          “Kabirde Münker yahut Nekir’in ağzını kokladığı adamın vay haline! O büyük meleklerden ne ağız kokusunu gizlemeye imkân var, ne de güzel kokularla iyi bir hale getirmeye çare... Mezara giren bir kişi, o meleklere yaltaklanamaz. Akıl, fikir için hileye sapmasına yol yoktur. Meleklerin gürzü, saçma sapan konuşanların (gıybet eden ve hezeyan söyleyenlerin) başlarına ve arkalarına iner.”

                          Ehl-i Sünnet'e göre, Münker ve Nekir, ölen kişiye Rabbini, dinini ve peygamberini soracak olan meleklerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de Münker ve Nekir adlı bu iki meleğin adından söz edilmediği gibi, kabirde ölünün sorguya çekileceğine dair açık bir ifadeye de rastlanmaz. Ancak bazı âyetlerin (örneğin, İbrahim Sûresi, 27) kabir sorgusuna işaret ettiği, hattâ bazılarının tamamen kabir suali ile ilgili olduğu Ehl-i Sünnet âlimlerince kabul edilmiştir. Ehl-i Sünnet'e göre Münker ve Nekir'in kabirde ölüyü sorguya çekmeleri haktır. Kabrin sıkması ve azabı haktır. Bu bütün kâfirler ve asi bazı mü'minler için olan bir şeydir (İmam Azam, "Fıkh-ı Ekber", trc. H. Basrî Çantay, Ankara 1985, s. 14).


                          Kabirdeki sual ve azap, ruhun cesede iade edilmesiyle mümkündür. Peygamber Efendimiz, bir ölüyü defnettikten sonra; “Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret dileyiniz. Çünkü o, şu anda sorguya çekilmektedir” buyurmuşlardır. (Ebu Davud, Cenâiz 67)

                          Ebu Hüreyre (ra), Hz. Peygamber’in (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ölü defnedildiğinde, ona gök gözlü simsiyah iki melek gelir. Bunlardan birine Münker, diğerine de Nekir denir. Ölüye:, "Şu Muhammed denilen zat hakkında ne dersin?" diye sorarlar. O da hayatta iken söylemekte olduğu; “O, Allah'ın kulu ve Rasûlüdür. Allah'tan başka Allah olmadığına, Muhammed (sav)’in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet ederim" sözlerini söyler. Melekler; "Biz senin böyle diyeceğini zaten bilmekteydik" derler. Sonra kabri yetmiş çarpı yetmiş zira' kadar genişletilir ve aydınlatılır. Sonra ona “Yat ve uyu” denir. “Aileme dönüp onlara haber versem mi?” diye sorar. Onlar da; "Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi, mahşer gününe kadar sen uyumana devam et” derler. Böylece, yatlığı yerden, Cenab-ı Allah onu tekrar diriltinceye kadar uyur. Eğer ölü münâfık olursa, melekler şöyle der: "Şu Muhammed denilen zat hakkında ne dersin?" Münâfık da şöyle cevap verir: "Halkın Muhammed hakkında bir şeyler söylediklerini işitmiş, ben de onlar gibi konuşmuştum. Başka bir şey bilmiyorum.” Melekler ona; "Böyle diyeceğini zaten biliyorduk" derler. Daha sonra yere, "Bu adamı alabildiğine sıkıştır" diye seslenilir. Yer de sıkıştırmaya başlar. Öyle ki o kimse kemiklerini birbirine geçmiş gibi hisseder. Allah onu yattığı bu yerden tekrar diriltinceye kadar kendisine azap edilir." (Tirmizi, Cenâiz, 70) Bu hadiste bahsedilen azap, ruha mütealliktir. Nasıl ki uyuyan bir kişinin bedeni hareketsiz olduğu, o kişi rüyasında son derece eziyet çekebilmekte; bunun gibi, ölünün bedeni olmasa dahi ruhuna azap edilmektedir.

                          Hz. Peygamber (sav) bir mezarlıktan geçerken, iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk (laf taşıyıcılık) yapıyor, diğeri ise idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Rasulullah, yaş bir dal almış, ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir. Bunu gören ashab, niye böyle yaptığını sorduklarında, "Bu iki dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi umulur" buyurmuştur. (Buhârî Cenâiz 82; Müslim, İmân 34)
                          Bu konu hakkında bilgi için bkz. Halid Erboğa, “Münker-Nekir” mad. Şamil İslam Ansiklopedisi.


                          --------------------------------------------------------------------------------

                          [1] Molla Câmî, Nefehatü’l-üns adlı eserinde, Mevlânâ’nın naklettiği bu hikâyenin benzerini, Ebu Abdullah Kalamisî el-Fâsî adlı bir zâtın başından geçen hadise olarak kaydetmiştir. (Tahirü’l-Mevlevi, Mesnevî Şerhi, 7875. beyitin açıklaması)

                          Yorum


                          • #14
                            "Özlem derdini anlatabilmem için, ayrılıktan dilim dilim olmuş bir yürek isterim."
                            (Mesnevi, Cilt 1, beyit nu: 3)

                            Yorum


                            • #15
                              ben mevlanayı anlarımda mevlena beni anlarmı

                              Yorum

                              İstek İşleniyor...
                              X