Gözlerini açtı yorgun bir şeklide.
Kendini sek bir beyazlıkta buldu. Her yer o kadar beyazdı ki? Ve yalnızca beyaz. Bir istisna! Yanı başında duran kuyu. Yalnızca o kuyu siyah ve griydi...
Kuyuya baktı. Dibinde bir zarf gördü. Yağlı bir zarf. Kuyunun dibinde. Yaklaşık 20 metre aşağıda. Bildiği bir şey vardı. Yeni doğmuştu! Bir rüya kadar önce ölmüştü. Kaçıkça!!
Sonra aylarca kuyunun başında bekledi. Bazen bu sonsuz beyazlıkta gezdi, kuyuyu kaybetmemeye çalışarak keşfe çıktı. Her şey ne kadar da beyazdı! Hiçbir şey yoktu! Tanrım sen aklımı koru!! Bir şey fark etti. Ağlayabiliyordu. Gözleri hep kan çanağıydı. Ne yapacaktı burada. Herkes neredeydi? Ne zamana kadar burada kalacaktı. En önemlisi neden buradaydı. Kendine baktı. Bir ay önce ölmüştü fakat hala farkındaydı varlığından. Fakat insan gibi değildi artık. Farklıydı işte. İnsan görünümlü olsa da ne su içmesi gerekiyor ne de bir şey yemesi... Ne zamana kadar!!!
Kuyunun yanına geldi sonra. Buradan nasıl kurtulacaktı. O zarf neydi. Parlayan o zarf. Ama neden parlıyordu? Onu kolay görebilmesi için mi? Yoksa, yoksa ıslanmaması için mi? Ama neden ıslanmaması gerekiyordu ki? Gökyüzü yoktu burada. Yağmur, kar, su...hiç bir ıslaklık yoktu. Sadece sadece...Tabi ya! Göz yaşları! Nasılda düşünememişti bunu!!!
O gün olabildiğince uyumaya çabaladı. Uyuyup kabuslar görüp, kan ter içinde uyanmak ve göz yaşlarını sonuna kadar kuyuya akıtmak. Belki zamanla dolardı kuyu!
Gözlerini kapadı...
Kendisini dünyada, Atina'da buldu. Bir sokakta! Gözlerini açmasıyla farklı bir hafızaya sahip oldu. Bir kızı seviyordu. Ona ulaşmak zorundaydı. Ama nasıl. Sonra elinde yazılı bir telefon numarası gördü. Hemen ankesörlü bir telefon aradı. O arayışına devam ederken bir reklam bilboardu gördü. Hoşgeldin 2004!
Dejavu! Tanıdık bir hayatı yaşıyor olmalıydı. Şu an rüyada olduğunun farkındaydı. Lucid dreaming! Az mı okumuştu onun hakkında.
Fakat güç onda değildi. Yön veremiyordu rüyasına.
Ve nihayet bir telefon buldu. Numarayı çevirdi. Telefon açıldı. Aşina bir ses!.. Efendim! Gözleri karardı. Ayakta zor duruyordu. Sevgilisi, sevdiceği, kar tanesi. Nasılda sılasıyla yanmıştı onun. Hiç bir şey söyleyemedi. Ama söylemek zorundaydı. Lakin çözünmedi dili. Sustu, sustu, ağız dolusu sustu. Sonunda efendimi takip eden kimsiniz, kimsiniz! sesleri de sustu. Kesif, rahatsız edici bir sessizlik tırmalamaya başladı kulağını...Sonra, sonra bir adamın sesini duydu telefonda. Gel hayatım demişti o ses! Lanet! O adam da kimdi? Sonra sesin yerini sevişme sesleri aldı. Dinledi sesleri...Dinledi... Sevgilisinin o adamı tahrik etmek için söylediği çirkin sözleri duydu. Daha çok becerilmek için!!! Ona da söylemişti bunları!!
Dehşetle uyandı. Hemen, hemen kuyunun yanına koştu. Göz yaşlarını boşalttı. Saatlerce ağladı. Kuyu ne kadar küçük olsa da tabanını bile kaplamadı göz yaşları.
Sonra elemle kuyunun yanına uzandı. Elemli bir şekilde gözlerini kapadı. Başka bir kabusa uyanmak için...
Kendini sek bir beyazlıkta buldu. Her yer o kadar beyazdı ki? Ve yalnızca beyaz. Bir istisna! Yanı başında duran kuyu. Yalnızca o kuyu siyah ve griydi...
Kuyuya baktı. Dibinde bir zarf gördü. Yağlı bir zarf. Kuyunun dibinde. Yaklaşık 20 metre aşağıda. Bildiği bir şey vardı. Yeni doğmuştu! Bir rüya kadar önce ölmüştü. Kaçıkça!!
Sonra aylarca kuyunun başında bekledi. Bazen bu sonsuz beyazlıkta gezdi, kuyuyu kaybetmemeye çalışarak keşfe çıktı. Her şey ne kadar da beyazdı! Hiçbir şey yoktu! Tanrım sen aklımı koru!! Bir şey fark etti. Ağlayabiliyordu. Gözleri hep kan çanağıydı. Ne yapacaktı burada. Herkes neredeydi? Ne zamana kadar burada kalacaktı. En önemlisi neden buradaydı. Kendine baktı. Bir ay önce ölmüştü fakat hala farkındaydı varlığından. Fakat insan gibi değildi artık. Farklıydı işte. İnsan görünümlü olsa da ne su içmesi gerekiyor ne de bir şey yemesi... Ne zamana kadar!!!
Kuyunun yanına geldi sonra. Buradan nasıl kurtulacaktı. O zarf neydi. Parlayan o zarf. Ama neden parlıyordu? Onu kolay görebilmesi için mi? Yoksa, yoksa ıslanmaması için mi? Ama neden ıslanmaması gerekiyordu ki? Gökyüzü yoktu burada. Yağmur, kar, su...hiç bir ıslaklık yoktu. Sadece sadece...Tabi ya! Göz yaşları! Nasılda düşünememişti bunu!!!
O gün olabildiğince uyumaya çabaladı. Uyuyup kabuslar görüp, kan ter içinde uyanmak ve göz yaşlarını sonuna kadar kuyuya akıtmak. Belki zamanla dolardı kuyu!
Gözlerini kapadı...
Kendisini dünyada, Atina'da buldu. Bir sokakta! Gözlerini açmasıyla farklı bir hafızaya sahip oldu. Bir kızı seviyordu. Ona ulaşmak zorundaydı. Ama nasıl. Sonra elinde yazılı bir telefon numarası gördü. Hemen ankesörlü bir telefon aradı. O arayışına devam ederken bir reklam bilboardu gördü. Hoşgeldin 2004!
Dejavu! Tanıdık bir hayatı yaşıyor olmalıydı. Şu an rüyada olduğunun farkındaydı. Lucid dreaming! Az mı okumuştu onun hakkında.
Fakat güç onda değildi. Yön veremiyordu rüyasına.
Ve nihayet bir telefon buldu. Numarayı çevirdi. Telefon açıldı. Aşina bir ses!.. Efendim! Gözleri karardı. Ayakta zor duruyordu. Sevgilisi, sevdiceği, kar tanesi. Nasılda sılasıyla yanmıştı onun. Hiç bir şey söyleyemedi. Ama söylemek zorundaydı. Lakin çözünmedi dili. Sustu, sustu, ağız dolusu sustu. Sonunda efendimi takip eden kimsiniz, kimsiniz! sesleri de sustu. Kesif, rahatsız edici bir sessizlik tırmalamaya başladı kulağını...Sonra, sonra bir adamın sesini duydu telefonda. Gel hayatım demişti o ses! Lanet! O adam da kimdi? Sonra sesin yerini sevişme sesleri aldı. Dinledi sesleri...Dinledi... Sevgilisinin o adamı tahrik etmek için söylediği çirkin sözleri duydu. Daha çok becerilmek için!!! Ona da söylemişti bunları!!
Dehşetle uyandı. Hemen, hemen kuyunun yanına koştu. Göz yaşlarını boşalttı. Saatlerce ağladı. Kuyu ne kadar küçük olsa da tabanını bile kaplamadı göz yaşları.
Sonra elemle kuyunun yanına uzandı. Elemli bir şekilde gözlerini kapadı. Başka bir kabusa uyanmak için...
